8 Mart’ın Sahibi Kim?

8 Mart bir anma ve mücadele günüdür. Ama biz yıllardır onu kürsüler, pankartlar ve bol fotoğraflı “etkinliklere” teslim ettik. Dün yine konuşanlar çoktu. Peki gerçekten mücadele eden kaç kişi vardı?
Dün 8 Mart’tı.
Bugün 9 Mart.
Yani takvim yaprağı değişti…
Mücadele mi? O pek değişmedi.
Dün meydanlar kuruldu, kürsüler kuruldu, pankartlar açıldı, sloganlar atıldı. Sosyal medyada pembe fonlu mesajlar uçuştu. Çiçekler dağıtıldı, gülücükler saçıldı.
Ne güzel bir “kutlama” oldu değil mi?
Kutlama diyorum, çünkü artık bu ülkede 8 Mart tam olarak buna dönüştürüldü. Mücadele günü olmaktan çıkartılıp, siyasi vitrin gününe çevrildi.
Özellikle de siyasi partiler için…
Artık 8 Mart’ın en önemli özelliği şu:
Siyasetçilerin kadınlara ne kadar duyarlı olduklarını gösterdikleri bir “yıllık performans günü”.

Yılın geri kalan 364 günü kadın emeğinin sömürülmesi, güvencesizlik, şiddet, eşitsizlik… Bunlar başka bir dosya. Ama 8 Mart gelince bir anda herkes kadın hakları uzmanı kesiliyor.
Kürsüler kuruluyor.
Mikrofonlar hazırlanıyor.
Ve sahneye her yıl aynı oyuncular çıkıyor.
İroni şu ki, kadınların mücadelesini anlatan konuşmaların çoğu, o mücadelenin önündeki siyasal ve ekonomik düzenin temsilcileri tarafından yapılıyor.
Yani yangını çıkaranlar, itfaiye amiri gibi konuşuyor.
Ve biz de alkışlıyoruz.
Elbette haksızlık etmeyelim. Bu ülkede gerçekten mücadele eden kadın örgütleri var. Gerçekten emek veren, gerçekten direnen kadınlar var.

Ama onların sesi çoğu zaman kürsüye ulaşamıyor.
Çünkü kürsüler dolu.
Siyasetçiler dolu.
Protokol dolu. Fotoğraf verecek kadrolar dolu.
8 Mart artık çoğu yerde şu anlama geliyor:
Siyasetçinin kürsüye çıkıp iki slogan söylemesi, üç fotoğraf vermesi ve ertesi gün hayatına kaldığı yerden devam etmesi.
Kadın mücadelesi mi?
O fotoğrafın arka planında bir dekor gibi duruyor.
Bir de o tanıdık sahne var…
“Kadınların yanındayız” diye konuşanların arkasına bir bakın, kimler var.
Patronlar var.
Rant var.
Siyasi hesap var.
Kadın emeğini ucuz işgücü haline getiren düzenin temsilcileri, kadın özgürlüğü nutukları atıyor.
Buna da ilerleme diyoruz.
Ne zarif bir ironi değil mi?
Bir başka ironiyi daha söyleyelim:
Kadın mücadelesi adına konuşan bazı çevreler de, hedefi göstermek yerine hedefte olması gerekenlerle fotoğraf vermeyi tercih ediyor.
Slogan var.
Selfie var.
Ama sistem eleştirisi yok.
Çünkü gerçek mücadele, alkış almak kadar konforlu değildir.
Gerçek mücadele hedef gösterir.
Ve hedef çoğu zaman o kürsülerde oturanlardır.
İşte bu yüzden 8 Mart giderek iki ayrı dünyaya bölünüyor.
Bir tarafta gerçekten mücadele eden kadınlar…
Diğer tarafta bu mücadelenin üzerine siyasal kariyer inşa etmeye çalışanlar.
Bir tarafta tarih…
Diğer tarafta organizasyon.
Bir tarafta bedel…
Diğer tarafta protokol.
Ve biz her yıl aynı soruyu sormadan geçiyoruz:
8 Mart kimin günü?
Kadınların mı?
Yoksa kadınların mücadelesini bir günlüğüne sahne dekoruna çevirenlerin mi?
Belki de en dürüst cevap şu:
8 Mart hâlâ kadınların günü…
Ama kürsüsü çoktan başkalarına kiralanmış durumda.
Ve biz hâlâ o kürsüden gelen sözleri, mücadele sanmaya devam ediyoruz.
Bugün 9 Mart.
Siyasetçiler kendi gündemlerine döndü.
Fotoğraflar paylaşıldı.
Mesajlar arşive kaldırıldı.
Kadınların gerçek hayatı ise kaldığı yerden devam ediyor.
Yani mücadele de…
Hâlâ gerçek sahiplerini bekliyor.
















































