JAPONYA’DA GÖZÜME TAKILANLAR (2)
MELAHAT ERTEN TEKEŞİN
Japonya’ya geldiğimden beri, beynimin kayıt bölgesi her gördüğünü kaydetmekten neredeyse kotasını doldurdu sanırım.
“Nasıl yani!
Bu da mümkün mü?
Nasıl başarmışlar?”
Diyerek her gördüğünüz şeyden hayrete düşüyorsunuz.
Japonya’daki ilk durağımız Tokyo oldu. Otelimize yerleştikten sonra, ilk iş olarak Tokyo’yu tepeden izleme olanağını sunan, “Skytree” yani Türkçe karşılığı “gökyüzü ağacı” olan 450 metre yükseklikteki kuleye gitmek üzere taksi çağırdık.

Otelin önüne indiğimizde, siyah bir taksi bizi bekliyordu. Takım elbiseli, kravatlı, eldivenli ve de maskeli soför el değmeden otomatik çalışan, taksinin kapısını açtı. Bembeyaz dantel kaplamalı koltuklara oturduk. Taksinin içi ve örtüler öylesine temizler ki, “aman, bir tarafını kirletirim!” korkusuna kapılıyorsunuz ister istemez.
Yaklaşık on beş dakika sonra, Tokyo’yu tepeden görebileceğimiz “Skytree” kulesine geldik. Biletlerimizi aldık, çok kalabalık olduğundan, bir buçuk saat bekledikten sonra, asansörle 450 metre yükseklikteki “Skytree” binasının tepesine çıktık. Havanın berrak olmasından panoramik şehir manzarasını izlemenin keyfini yaşadık.

İnişte, 350 metrede belli bir bölümde bulunan camlı zeminden aşağıyı izleme cesaretini de gösterdik. 350 metre yükseklikten aşağıya doğru bakarken korkmadım desem yalan olur, ama adrenalimin kontrolünü de denemiş oldum.
İkinci durak olarak Tokyo İmparatorluk Sarayı’na gitmek oldu. Sarayın çevresini keyifle gezdikten sonra otelimize döndük.
Otelde fazla vakit geçirmiyorduk, çevreyi keşfetmek ve olan biteni öğrenmekten çok keyif alıyorduk.
Otel penceresinden baktığımızda, binaların bitişik nizam olduğu fikrine vardık, ama yakından görünce hiçbir bina bitişik olarak inşa edilmemiş olduğunu gördük. İki bina arasında mutlaka boşluk var ama fazla değil, bir metre var ya da yok. Kızım Evrim’in yorumuna göre depremde, binaların esneme payı olabilirmiş? Teknik konulara fazla girmeyelim.

Otelimiz Tokyo’nun önemli caddelerinden biri olan Ginza Caddesi’ne yakın oluşu nedeniyle Tokyo’da kaldığımız sürece caddede yürümekten çok keyif aldık.
Binaların dış görünüş estetiğine çok önem vermişler. Modern bir görünüm kazandırmışlar. Bazı binaların caddeye bakan yüzlerini reklam panosu gibi de kullanmışlar.
Ginza Caddesi’nde geziyoruz, binalara alıcı gözle göz gezdiriyoruz. Binaların dış görünüşleri, ünlü bir ressam, fırçasıyla dokunmuş ve modern görünüm vermiş gibi. (formatlarını çektim, izleyince ne demek istediğimi anlatabilirim umarım)

Ginza caddesi’ni boydan boya arşınladığınızda, binaların caddeye bakan yüzlerinde, ünlü markaların reklamlarını izliyorsunuz.
Bir zamanlar bizde, siyah beyaz televizyon döneminde ”Reklamları İzlediniz” diye alt yazı geçilirdi. Cadde bitiminde aynı hissi yakalıyorsunuz.
Ginza Caddesi’ni, bizim Kadıköy’deki Bağdat Caddesi’ne benzetebilirim. Binalar, çok daha modern, (Japonya’da en yaşlı bina yirmi beş yıllık, günü dolan binalar, güncelleniyorlar.) Dünyaca ünlü tüm markaların dükkanları mevcut.

Ginza Caddesi’nde, insanların giyim kuşamları çok dikkatimizi çekti. Çok şık giyimli insanlara rastlıyorsunuz. Bir dirhem et fazlalıkları yok. İnsanların hepsi de abartısız sıfır bedende kalmışlar.
Yeri gelmişken de değinmek isterim. Damadım Umut’un ve kızım Erim’in yakın arkadaşları Aytekin Bey, bir gününü bize ayırarak çok özel bilgilendirmeler yaptı. “Lavaş Kiri” peynirlerinin en üst düzeyde bulunan Fransız patronu, şöyle bir yorumda bulunmuş: “Japonlar, 15 yaşında kalmayı başarmışlar.” diye çok yerinde bir tespitte bulunmuş. Yoğun iş temposunda, tam gününü bize ayırdığından, Aytekin Bey oğluma, sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Tekrar, insan tasvirlerine geçiyorum izninizle.
Özenli giyimleriyle dünyaca ünlü markalara modellik yapıyor gibiler. Boyları ufak tefek olduklarından, ilk etepta farkına varamıyorsunuz. Farkına varınca da “Vay be!..” demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Bir kişiyi bile özensiz kıyafetle göremedik. Genellikle, elbise ve etek giymeyi tercih ediyorlar. Mevsim gereği, üzerlerine pardesü giymeyi tercih etmişler, pardesüde renk olarak bej rengi daha çok tercih etmişlerdi..
Spor kıyafetler giymişlerse de sporun şıklığını yakalamışlar.Resmi kıyafetler giyenler de gıcır gıcır takım elbiseler taşıyorlar.
Tokyo nufüsü otuz yedi milyon beş yüz bin, İstanbul’un iki katından fazla. Caddelerde ne insan kalabalığı var ne de trafik sıkışıklığı. Ne bir korna sesi ne de sinyal ışığı yakma. Trafik ışıklarında, taşıtlar ardı sıra dizilirken mesafeyi cetvelle ölçülmüş kadar muntazam aralıklarla diziliyorlar.
Tokyo denilince, ilk akla gelen meydan, alışveriş ve eğlencenin kalbi “Shibuya” dünyanın en karmaşık trafik ışıklarının bulunduğu yer olarak da Kabul edilir. Trafik ışıklarınde, karşıdan karşıya geçmeyi bekleyen yüzlerce insan, ışığın yeşile dönmesiyle birlikte, karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorlar. İnsanlar, böylesi karmaşık insan trafiğinde, böylesi bir kalabalığın içinde,düzen sağlayarak geçmenin keyfini çıkarıp eğleniyorlar. Selfieler, fotoğraflar çekiliyor,
Biz de sırf eğlencenin içinde yer almak adına, bir kaç kez geçmeyi denedik.
Ha!.. Unutmadan yazmalıyım. Japonya’da, insan gücüyle çekilen faytonlar var. Yüz yıllar önce ihtiyaçlar doğrultusunda, örtaya çıkan “Jinrikisha” yani insan gücüyle çekilen taşıtlar, günümüzde de gelenek olarak devam ettiriliyor. Bunun yanısıra motorsikletli kuryelere hiç rastlamadık.
Kendimi zorlayarak, on tam puan vermek istemesem de notlarını kırmak istesem diye düşündüm. Bisiklet yolu ya da yaya yoluna yer verilmemiş. Sadece, beyaz bir çizgi çizilmiş ve yayaların geçişi sağlanıyor. Orada da okadar düzene girip yürüyorlar ki ip gibi düzgün bir sırayla yürüdüklerinden, ancak yarım puan kırabilirim.
Araçlarını mı park edecekler, park binaları var, düğmeye basıyorlar asansör iniyor arabalarını asansöre koyuyorlar, geri almak üzere, numaralarını alıp gidiyorlar.
Aklıma gelmişken de söyleyeyim, yolda yürürlerken herkes kendi solundan yürüyor, yürüyen merdivenlerde solda duruyorlar, araç direksiyonları sağda.
Düğmeyi biz hangi tarafa çeviriyorsak tersine çevirmeliyiz. Bizim öğretilerimizin tam tersi olarak düşünelim.
Tuvaletlerini kullanmak, ayrı bir eğitim gerektiriyor. Otomatik kapılar gibi içeriye girdiğinizde, klozet kapakları açılıyor. Klozete oturmadan düğmeler çalışmıyor. Sıcacık klozete oturuyorsunuz, işlem sonunda, duvarda monte edilmiş alette, suyun akış şekillari var. İstediğiniz düğmeye basıyorsunuz, sular önce ısınıyor, sonradan tazikle akıyorlar. Elinizde bulunan tuvalet kağıdını çöp kutusuna atmak istiyorsunuz, elinizi götürdüğünüz anda, kapak iki yana açılıyor ve çöpünüzü el ayak değmeden içine atıyorsunuz. Sifon basma düğmesi de helezon şeklinde iç içe geçmiş halkalar var ve ona basıyorsunuz.
Tuvaletlerin beni şaşırtmasından sonra, internette gezen “Bak bakalım kim geldi?” videosunu hatırladım. Sizi sıkmayacağımı umarak izninizle anlatıyorum:
Bizim, saf, temiz Anadolu insanımız hacca gidecekmiş. Hoca, hac semineri veriyormuş. “Hac meşakkatlıdır, Allah’ın işinizi kolaylaştırmasını istiyorsanız, zikrinizi, dualarınızı artırın, gece namazınızı artırın.” demiş. Saf ve temiz Anadolu köylüsü hocanın söylediklerini fazlasıyla yerine getirmiş.

Eline valizini alarak hava alanına gelmiş, içeriye girecek, kapı kolunu ararken kapılar açılmış. Binanın içinde, bakmış ki bastığı yol yürüyor, ışıklar yanıyor. Lavaboya gidiyor, tam musluğa dokunacakken elini değmeden sular kendiliğinden akıyor.
“Kurban olduğum Rabb’im, zikri fazla mı kaçırdım acaba? ” demiş. Kapılar açılıyor, yollar yürüyor, tepemdeki lambalar, şak şak şak yanıyor; musluklar açılıyor. Havaya girmiş, “Olmuşum be!..” demiş. “Bari,olmuşolmanınhakkınıvererekyürüyeyim,” diye düşünüp, kasıla kasıla yürümeye başlamış. Otele gelmiş yerleştikten sonra, tek tek görevlerini tamamlamış. Baktı ki binlerce insan namaz kılıyor, başını kaldırıp kubbelere baknış, yirmi yedi tane tayarlı kubbe var. Güneş battıktan sonra kubbe açılıyor.
Başını kaldırıp tekrar bakmış ki gökyüzünü görüyor, tavan yarılmış. “Tamam, ben oldum demiş. Hacerülesved’e selam verilecek karşısına geçip:
“Hele bi bak kim geldi?” demiş.
Ben de Japonya’ya gidince aynı duyguya kapıldım. Aylardan “Ramazan’ sonrasıydı, Allah kabul etmişse, elimden geldiğince ibadetimde kusur etmemiştim.
Japonya’da mağazalara gidiyorum, görevliler, eğilerek selam veriyorlar, alışveriş yapmasam bile kapıya kadar geçirip, eğilerek selamlıyorlar, teşekkürlerini sunuyorlar. Restoranlara gidince eğilerek karşılıyorlar, her tabak getirdiklerinde eğilerek selamlıyorlar,tabakları iki elleriyle sunuyorlar. Merdivenlerin son basamağına kadar inip eğilerek teşekkürlerini sunup uğurluyorlar.
Taksi kapıları, beni görünce kendiliğinden açılıyor. Tertemiz tuvaletin içine girince, klozet kapağı beni görünce, şak, diye açılıyor.
On günlük tatil sonrası ”Ben olmuşum” dedim.
Koşarak, imparatorluk sarayına gittim. Sarayın etrafında bulunan su kanallarında, eskiden atların geçememesi için timsahlar bulunurmuş. Allah’tan günümüzde timsahlar yoktu. Kanalı yüzerek geçtim, sarayı koruyan, doğal taşlarla örülmüş kocaman duvarların altında durdum. İmparator Naruhito ile İmparatoriçe Masako’ya yüksek sesle şöyle seslendim:
“Türkiye’den, Japonya’ya ziyarete, hele bi bakın, kim geldi?”
Saygılarımla…
Melahat Erten Tekeşin.
Not: İzninizle, yazılarım devam edecek.
















































