Haberi dinleyebilirisiniz!

Kimlik Temelli Ayrışmalar ve Ortak Mücadele Kültürünün Zayıflaması Üzerine Bir Değerlendirme

Üniversite yıllarımda, toplumsal mücadelelerde yer alan bireyler kimlik farklılıklarını öne çıkarmadan, demokratik kazanımlar uğruna birlikte hareket ederdi. O dönemde, bir arkadaşımızın etnik kimliği ya da mezhebi üzerine düşünmek ya da bu konuda soru sormak gündeme gelmezdi. Ortak hedefler doğrultusunda kurulan dayanışma, kimliklerin ötesinde bir birliktelik yaratırdı.

Günümüzde ise bireyler arası ilk temaslarda sıkça sorulan “Nerelisin?” sorusu, toplumsal ayrışmanın ne kadar derinleştiğini göstermektedir. Bu tür sorular, toplumsal bütünleşmeyi değil, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde kimlik temelli bir sınıflamayı beslemektedir.

Türkiye’de demokratik kazanımlar açısından önemli bir dönüm noktası olan 27 Mayıs 1960 hareketiyle elde edilen sendikal, ekonomik ve siyasal haklar, 12 Mart 1971 müdahalesiyle büyük ölçüde geri alınmıştır. Ardından gelen 12 Eylül 1980 askeri darbesi ise, zaten zayıflamış olan demokratik yapıları tamamen tahrip etmiş; yurttaşlar arası dayanışmayı zedeleyerek bireyleri, etnik ve mezhepsel kimlikler üzerinden tanımlamaya yönlendirmiştir.

1980 sonrasında görünmez bir elin toplumu mezhep ve etnik kimlikler üzerinden ayrıştırdığı gözlemlenmektedir. Bu ayrışma süreci, bireylerin ve toplulukların ortak mücadele yerine kendi kimliksel aidiyetlerini merkeze alan bir anlayışı benimsemelerine yol açmıştır. Böylelikle “ortak mücadele” geleneği yerini “kimlik temelli öncelikler”e bırakmıştır.

Bu bağlamda Türkiye’de bugün yaşanan kutuplaşma; Türk-Kürt, Alevi-Sünni ve laik-dindar ayrımları etrafında daha da derinleşmiştir. Siyasal yelpazenin sol kanadında yer alan oluşumların marjinalleşmesi de, bu ayrışmanın bir başka boyutunu teşkil etmektedir. Bu durumun temelinde, emperyalizmin Türkiye ve bölgeye dair uzun vadeli stratejileri yer almaktadır.

Özellikle Kürt siyasi hareketinin bir kısmının, ABD emperyalizmiyle kurduğu pragmatik ilişkiler, hem Kürt coğrafyasında siyasal İslamcı ve etnik temelli hareketlerin güçlenmesine neden olmuş, hem de bu hareketlerin seküler ve bütünleşik bir Türkiye partisi olma vizyonundan uzaklaşmasına yol açmıştır. Bu durum, yerel dinamikler kadar küresel güç ilişkileri tarafından da yönlendirilen bir sürecin parçası olarak değerlendirilebilir.

Ortadoğu’nun tarihsel ve jeopolitik konumu nedeniyle Türkiye, uzun yıllardır emperyalist projelerin hedefi olmuştur. Bu projelerden biri de, Türk-Kürt-Arap toplulukları arasında yeni bir kimlik siyaseti oluşturarak, otoriter ve kimlikçi yönetim modellerini kalıcı hale getirmeyi amaçlamaktadır. Bu stratejik yönlendirmeye karşı durabilmek için, demokratik, seküler ve kapsayıcı bir toplumsal ittifaka ihtiyaç vardır.

Cumhuriyet Halk Partisi, Samsun 

Bu bağlamda, mevcut siyasal koşullar göz önüne alındığında, farklı düşünsel eğilimlere sahip yurttaşların ortak bir demokratik zemin etrafında buluşabilmeleri açısından Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal varlığı ve temsil ettiği ilkeler, halen önemli bir referans noktası olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla, siyasal görüşler ne kadar farklı olursa olsun, CHP’nin varlığına sahip çıkmak, demokratik bir Türkiye için stratejik bir öncelik olarak görülmelidir.