Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

DEMOKRASİSİZ EKONOMİ, EKONOMİSİZ DEMOKRASİ OLMAZ

Türkiye’deki açlık, yoksulluk ve adaletsizliğin kökeni ekonomik değil, demokrasi eksikliğindedir.

Türkiye’nin bugünkü tabloya nasıl geldiğini anlamak için sadece ekonomik verilerle uğraşmak yetmez. Çünkü yaşadığımız tüm krizlerin, yoksulluğun, kutuplaşmanın ve umutsuzluğun temelinde işlemeyen bir demokrasi düzeni yatıyor.

Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla işlediği toplumlarda ekonomik sorunların nasıl hızla çözüldüğünü tarih defalarca göstermiştir. Çünkü orada hukuk işler, denetim işler, halkın sesi duyulur. Alt yapının üst yapıyı belirlediği gerçeği değişmez bir toplumsal yasadır; ama bizde alt yapı çoktan çürümüşken üst yapının hâlâ vitrin süsü gibi durduğunu görmek üzücüdür.

Bugün Türkiye’de demokrasinin önündeki tüm engellerin özünde ekonomik çıkar ilişkileri vardır. Halkın yoksullaşması, emeğin değersizleştirilmesi ve kamunun elindeki kaynakların belli gruplara aktarılması, rejimi ayakta tutmanın aracı haline gelmiştir. Dolayısıyla ekonomik adaleti sağlamadan ne demokrasiyi, ne hukuku, ne de toplumsal barışı tesis etmek mümkündür.

Bir dönem “çözüm süreci” denilen girişim, iyi yönetilseydi tarihimizde bir dönüm noktası olabilirdi. Ancak süreç hem içeride hem dışarıda yanlış hesaplarla yürütüldü. Kürt sorununu çözeceğim derken Türkiye’ye yeni fay hatları ekildi. Bugün yaşanan toplumsal gerilimlerin işaret fişeği de orada yakılmıştır. Yakında “Türk sorunu” diye konuşmaya başlarsak şaşırmayalım; çünkü iktidarın politikaları toplumun her kesimini ötekileştiren bir hat üzerinde ilerliyor.

Ne yazık ki bu ülkenin en büyük talihsizliği, yıllardır iktidarda olan muhafazakâr, İslamcı ve milliyetçi çizginin demokrasiyi yönetilemez bir lüks olarak görmesidir. Bu anlayış, halkı sürekli kontrol altında tutmaya, özgürlükleri sınırlamaya ve inancı siyasetin malzemesi haline getirmeye dayanıyor. Sonuç ortada: ayrışmış, kutuplaşmış, birbirine güvenini yitirmiş bir toplum.

Türkiye’de hiçbir sorun, ekonomi düzelmeden, birey kendini ekonomik olarak güvende hissetmeden çözülemez. Kişi özgürlüğü ekonomik özgürlükle başlar. Cebinde ekmeğini, evinde ışığını, çocuğunun geleceğini garanti altına alamayan bir yurttaş, nasıl özgür düşünebilir, nasıl demokrat olabilir?

Sorunlarımızı konuşarak çözmek istiyorsak önce insanların geçim derdini ortadan kaldırmamız gerekir. Aksi halde dış müdahalelere açık, kendi içinde şiddetle hesaplaşan bir toplum olmaktan kurtulamayız.

Türkiye’nin geleceği için tek çıkış yolu, kamucu ekonomiye inanan, sosyal politikaları önceleyen, halktan yana bir yönetim anlayışıdır.
Ekonomik adalet olmadan demokrasi kurulmaz; demokrasi kurulmadan da ekonomik adalet sağlanmaz.

Bu kısır döngüyü kırmak, bir iktidar meselesi değil, bir medeniyet tercihi meselesidir.