Karadağ ve Türkler: Vizesiz Günlerin Sonu

Geçtiğimiz hafta Karadağ’da bazı Türk vatandaşlarının karıştığı olayların ardından, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vizesiz seyahat uygulaması kaldırıldı. Bu karar, hem Karadağ’da yaşayan Türkleri hem de yatırım veya turizm amacıyla bu ülkeye gitmeyi planlayan vatandaşlarımızı doğrudan etkileyecek nitelikte.
Yaklaşık bir ay önce Karadağ’ı ziyaret etme fırsatım olmuştu. Bu nedenle, yaşanan gelişmelerin ardından edindiğim izlenimleri ve gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.
Karadağ, yaklaşık 630 bin nüfusa sahip küçük bir Balkan ülkesi. Halkın büyük çoğunluğunu Karadağlılar oluşturuyor. Bunun yanı sıra nüfusun yaklaşık yüzde 33’ünü Sırplar, geri kalanını ise Boşnaklar, Arnavutlar ve Hırvatlar meydana getiriyor.

Son yıllarda Karadağ’ın Avrupa Birliği’ne katılacağı beklentisiyle birçok Türk vatandaşı bu ülkede konut satın alarak oturum veya vatandaşlık hakkı elde etti. Bugün itibariyle Karadağ’da 14 bine yakın Türk’ün yaşadığı tahmin ediliyor. Restoran, kafe, market gibi işletmeler açan Türk girişimciler, özellikle emlak sektöründe dikkat çekici bir varlık gösterdi.
Ancak, vize serbestisinin kaldırılması ve yaşanan son olaylar, Türk yatırımcıların işlerini artık eskisi kadar kolay sürdüremeyeceğini gösteriyor. Zira Balkan coğrafyasının en sert mizaca sahip topluluklarından biri olarak bilinen Sırplarla Türkler arasındaki sürtüşmeler de zaman zaman gündeme geliyor.

Karadağ’ın 2028 yılında Avrupa Birliği’ne katılmasına kesin gözüyle bakılıyor. Ülkenin Adriyatik kıyısında yer alması, Kotor ve Budva gibi turistik şehirleriyle yılda ortalama iki milyon Batılı turisti ağırlaması, doğal güzellikleri ve yatırım potansiyeliyle Karadağ’ı cazip hale getiriyor. Ayrıca, Balkanlar’daki tek büyük tersanenin de bu ülkede bulunması ekonomik anlamda ayrı bir değer taşıyor.
Gözlemlerime göre, önümüzdeki yıllarda Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ ve Kuzey Makedonya ekonomik ve siyasi olarak Balkanlar’ın yükselen ülkeleri olacak. Buna karşılık, Kosova, Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Bulgaristan’ın işlerinin biraz daha zor olduğunu söylemek mümkün.
Avrupa Birliği, bölgedeki ülkeleri toplu olarak değil, tek tek üyeliğe kabul ederek, bir yandan yasadışı grupları tasfiye ederken, diğer yandan da donanımlı vatandaşlarını serbest dolaşım sayesinde kendi iş gücü açıklarını kapatmak için kullanıyor. Bu strateji, örneğin Bulgaristan’da son üç yılda nüfusun yaklaşık iki milyon azalmasına yol açtı.
Tüm bu tabloya baktığımızda, Türkiye’nin Balkan politikası yeniden gözden geçirilmelidir. Yalnızca cami yaptırmak, yurt açmak, tabela üniversiteler kurmak veya medrese tamir ettirmekle Balkanlarda etkin bir dış politika yürütmek mümkün değildir. Türkiye’nin bölgeye kültürel, ekonomik ve diplomatik açıdan daha derinlikli bir stratejiyle yaklaşması gerekmektedir.
Saygıyla.
















































