Haberi dinleyebilirisiniz!

Bir Atın Hüzünlü Hikâyesi ve Ülkemin Bugünkü Hali

İlkokulu bitirene kadar geçen çocukluğum, 1934 yılında Balkanlar’dan—Bulgaristan’dan—Türkiye’ye zorunlu göçe tabi tutulan 90 aile için, Atatürk’ün talimatıyla kurulan Alaşehir’in büyük köylerinden Yeniköy’ün ova kısmındaki göçmen mahallesinde geçti. Babam, her hafta salı günleri ritüele dönüşen Alaşehir pazarı ziyaretinden eve mutlaka bir Akşam gazetesi getirirdi. Ben de hevesle onu okurdum.

Lise yıllarıma geldiğimde, babam ilk kez bizim mahalleden çıkarak asıl köy olan Yeniköy’e muhtar seçildi. Mahallemizi bağımsız bir köye dönüştürdüğünde, müfettiş olan kardeşimle birlikte babamı ikna edip köyün ismini “Örnekköy” yapmasını sağlamıştık. Bugünkü bilgi birikimimiz olsaydı, rahmetli babama köye “Ataköy” adını vermesini önerirdik. Ama ne yalan söyleyeyim, bugünün bakanlık anlayışı o ismi kesinlikle onaylamazdı diye düşünüyorum.

Köyümüzün girişinde gelenleri Atatürk Anıtı karşılar. Kurulduğundan beri, geçmişte oldukça muhafazakâr sayılabilecek Manisa’da CHP’nin açık ara seçim aldığı tek köy olmayı da sürdürür. Yeşilliği, temizliği ve düzeniyle dikkat çeken, ülke standartlarının üzerinde, adeta Avrupa köyleri gibi bir yerdir bizim köy.

Aile köklerimizi araştırdığımızda Konya Karaman’dan, Fatih Sultan Mehmet’in kendisi için en tehlikeli gördüğü tek Yörük Türk Beyliği olan Karamanoğlu Mehmet Beyliği’nin 1459’da ortadan kaldırılmasıyla sürgün edilen yörük Türkmenlere kadar uzandığı ortaya çıkıyor. Bu insanlar Fatih tarafından Balkanlara, Suriye’ye ve Rusya’ya sürgün edilmiştir.

Çocukluğumda rahmetli babama “Koyuncu Ömer Ağa” derlerdi. Evin avlusundaki sayalarda bulunan 200-250 koyun ve çoban köpekleri arasında, beş kardeş birlikte büyüdük. Babam ata meraklıydı; neredeyse iki yılda bir at değiştirirdi. Bu atlardan birini bugün hâlâ dün gibi hatırlıyorum.

Bu sabah birden aklıma geldi: Koyu siyah, boynu kırçıllı, durduğu yerde duramayan, şahlandıkça yeri göğü titreten o at… Babam arada onu damdan çıkarır, koşumlarını takar, körüklü çizmelerini çeker, sırtına atlar, bağa doğru süzülürdü. Ona gözü gibi bakar, saatlerce tımar ederdi. Fakat at o kadar agresifti ki, babamdan başka kimse yanına yaklaşamazdı. Bu agresifliği yüzünden bağda diğer atlar gibi çift sürmeye de pek gelmezdi. Bu durum hem işte hem evde zaman zaman sorunlara yol açardı.

Bir gün avluya Alaşehir’den “baytar” dedikleri yaşlı bir amca geldi. Onunla birlikte 4-5 komşu amca da avluda toplandı. Merakla izliyordum. Önce atı yere yatırdılar. Baytar amca bir takım aletlerle atın erkeklik uzvunun birkaç yerini kesti. Meğer o güzel, şahlanan, delişmen atı iğdiş ediyorlarmış…

Operasyon sırasında atın gözlerinden yaş aktığını gördüm. Çocuk aklımla içim öyle burkulmuştu ki… Sonra babamdan habersiz gizlice dama gider, ata bakardım. Birkaç kez insan gibi ağlarcasına sesler çıkardığını duydum. O sesler hâlâ kulaklarımda.

Zamanla o attan hiçbir agresiflik emaresi kalmadı. Sessizleşti. İçine kapandı. “Ensesine vur ekmeğini al” derler ya, tam öyle… Hep önüne bakan bir ata dönüştü. Artık biz kardeşler bile rahatlıkla sırtına binip bağa gider olmuştuk. Babam günlerce hiç sorun çıkmadan bu atla çift sürüyordu.

Bugün birden aklıma, o güzel atın iğdiş edilmeden önceki haliyle, edildikten sonraki hali geldi. Ve bu beni… en az ülkemin içinde bulunduğu durum kadar üzdü.