Yapay Zekâ Çağına Hazırlıksız Yakalanmak

Önümüzdeki yıllar, çok uzak olmayan bir gelecekte yapay zekânın insan yaşamını derinden etkileyeceği bir döneme doğru gidiyoruz. Dünya hızla değişirken, birçok meslek grubu tarihe karışacak ve bunun doğal sonucu olarak büyük kitleler işsiz kalacak. Bu süreç, Türkiye’yi de çok derinden etkileyecek.
Türkiye’nin bu yeni yaşam biçimine hazırlıksız yakalanması, eğitimsiz ve niteliksiz büyük bir nüfusa sahip olması, liyakatin yokluğu, yüksek borçluluk ve ağır yoksulluk koşulları, çözüm yollarını daha da zorlaştıran başlı başına sorunlardır. Tüm bu olumsuzluklara ek olarak entelektüel okuryazarlığın düşmüş olması, toplumun üretimden koparılıp hizmet sektörüne itilmesi ve yoz bir kültürün yaygınlaşması da ülkenin yükünü arttırmaktadır.

Bugünün aydınları ise kendini aydın olarak görmesine rağmen, başlangıç noktasına toplumu eleştirerek değil, kendi düşünsel ufkunu geliştirmeye çalışarak başlaması gerekirken; “meleklerin dişi mi erkek mi olduğu” türü tartışmalarla vakit tüketmekte ve kişisel tatminin ötesine geçememektedir.
Oysa çok uzak olmayan geçmişte, sayıları az da olsa dünya çapında saygınlığı olan bilim insanlarımız vardı. ODTÜ, Boğaziçi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Hacettepe, İTÜ, İstanbul Üniversitesi ve Yıldız Teknik gibi köklü kurumlarda hem bilim dünyasına hem de düşünce hayatına nitelikli katkılar yapan akademisyenler yetişirdi. Bu insanlar toplumda saygı görür, dünyada sözleri geçerdi.

Bugün ise bilim dünyamız giderek çoraklaşıyor. Bilimsel kaliteyi öncelemeyen, üretime ciddi katkı sunma imkânı bulunmayan, dünya ile rekabet edecek altyapıdan yoksun Bayburt, Şırnak, Hakkari, Bingöl, Kastamonu, Rize gibi şehirlerde kurulan üniversitelerden medet ummak; bırakın aydın yetiştirmeyi, marul yetiştirmenin bile zor olduğu bir zemine işaret ediyor. Bilim dünyasında siyasal İslam’ın ağırlığının artması, kadroların bilinçli şekilde bilimden uzaklaştırılması, ülkenin geleceğini daha da karartmaktadır.
“Terörsüz Türkiye” senaryoları ile bir yıldır toplum patinaj yaptırılırken, insanlar arasında çatışma kültürü yeniden tırmandırılmaktadır. Oysa insanlık; Kürt, Türk, Laz, Çerkez diye bölünmez. Her güzel şey insanlık içindir. Emperyalizm, ezerken etnik kimlik ayırmaz. Diyarbakır’da demokrasi savunuluyorsa, Trabzon’da, Yozgat’ta, Afyon’da, İstanbul’da da savunulmalıdır. Geri kalmış toplumlarda din ve ırkın sistemli olarak ön plana çıkarılmasının nedeni açıktır: Bu, emperyalizmin en kullanışlı aracıdır. Çünkü bu iki dinamik kullanılarak toplumlar daha kolay sömürülür.
Dünyada ABD’nin NATO’dan ayrılmayı tartıştığı bir dönemde Türkiye’nin her konuda anlamsız tartışmalarla vakit kaybetmesi, ülkeyi bir yere götürmez. Üstelik terörist başı Öcalan’ın son “ufuk açıcı” söyleminde sosyalizmi Kürtlere bağlaması, sosyalizmin ancak ABD desteği ile gelişeceğini öne sürmesi de çok büyük bir çelişkidir. Sosyalist duruş, tüm ezilenlerin yanında olmayı gerektirirken bunu etnik temele indirgemek, sosyalizmin özüne aykırıdır.
Dünyada üretim geri çekilirken teknoloji ön plana çıkıyor. Yeni sömürü aracı artık teknolojidir. Emperyalizm, ülkeleri sömürürken vatandaşların etnik kimliğine bakmaz. Türkiye, 2002’de eline geçen fırsatlarla Ortadoğu’nun Almanya’sı olma şansını kaçırdı. Dilerim ki bu kez yapay zekâ yarışında yaşanan küresel rekabeti kaçırmaz. Eğer kaçırırsa, sıradan bir Ortadoğu ülkesine dönüşüp din ve etnik temelli çatışmaların arasında kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.
















































