Haberi dinleyebilirisiniz!

Kos’ta Aşk Başkadır

Giden eskirken, yerine gelen hep yenidir. Aralık’la birlikte bir yıl daha sessizce biter. Bu ay biraz hüzündür, biraz da yeni umutların fısıltısı… Günler, haftalar derken yıllar fark ettirmeden akıp gider. Biz tam da böyle bir zamanda, birlikte, zamanın yavaşladığı bir adaya doğru yola çıktık.

Bodrum’dan Kos’a feribot yolculuğu sadece 20 dakika sürüyor ama o 20 dakika, sanki iki ayrı hayat arasındaki ince bir çizgi gibi. Deniz yarılırken ufka bakıyoruz. Rüzgâr saçlarımızı dağıtıyor, tuzlu hava içimize doluyor. Bodrum geride kalıyor; Kos ise tüm sadeliğiyle, sessiz bir “hoş geldiniz” fısıldıyor.

Feribottan inip pasaport kontrolünden geçtiğimizde güneş ışıkları karşılıyor bizi. Kalacak yer telaşına düşmeden ağır ağır yürüyoruz. Çünkü kalacağımız yer belli. Dar sokaklardan, beyaz badanalı evlerin arasından pansiyonumuza doğru ilerliyoruz. Taş yolların üzerindeki adımlarımız, bu adaya aitmiş gibi.

İlk durağımız Hipokrat’ın Ağacı oluyor. Yüzyıllara meydan okuyan bu ağacın gölgesinde durup serinliyoruz. Tarihin ağırlığıyla anın hafifliği aynı yerde buluşuyor. Bilgelik, sessizlik ve bakışlarda saklı cümleler…

Sonra Aziz John Şövalyeleri Kalesi’ne doğru yürüyoruz. Kalın taş duvarların arasından geçerken geçmiş ayaklarımızın altından akıp gidiyor. Kaleye çıktığımızda Kos ayaklarımızın altında uzanıyor. Rüzgâr yüzümüze vuruyor ama bakışlarımız manzarada değil, birbirinde takılı kalıyor.

Antik Tiyatro’da basamaklara yan yana oturuyoruz. Bir zamanlar alkışlarla dolu olan bu yerde şimdi yalnızca sessizlik var. Ama bu sessizlik eksik değil; aksine dolu. Anın kendisi yeterli.

Asklepion’da yürürken adımlarımız yavaşlıyor. Şifa dağıtan bu antik alanda sadece bedenin değil, ruhun da dinlendiğini hissediyorum. Taş yollar, sütunlar ve zamana direnmiş duvarlar arasında dolaşıyoruz. Aşkın da bir tür iyileşme hali olduğunu düşünüyorum.

Gün içinde yolumuzu Pyli’ye çeviriyoruz. Köy meydanında zaman neredeyse durmuş gibi. Küçük bir kafede oturup çevreyi izliyoruz; konuşmadan da anlaşılabilen o sakin uyumla.
Pyli, Kos’un gürültüden uzak kalmış kalbi gibi.

Pyli’den sonra Antimachia’ya gidiyoruz. Kalesi, adanın en güçlü tanıklarından biri. Yüksekten bakınca rüzgâr daha sert esiyor ama hissettirdiği şey güven. Antimachia’da Kos’un sadece romantik değil, güçlü ve dirençli yanını da görüyoruz.

Akşama doğru Zia’ya çıktığımızda gün batımı yaklaşıyor. Tepeden adayı izlerken güneş yavaşça denize karışıyor. Zia’da ışık başka düşüyor; her şey altın rengine bürünüyor. O an konuşmak gereksiz. Manzara zaten her şeyi söylüyor.

Adanın en uzak noktası Kefalos’tayız. Plajları daha vahşi, daha özgür. Deniz burada başka bir renkte. Kumların üzerinde yürürken zamanın çizgileri siliniyor. Biraz uzakta, denizin içindeki ada sessizce manzarayı tamamlıyor. Kefalos’ta Kos’un sakinliğiyle özgürlüğü aynı anda hissediliyor.

Akşamları Kos sokakları daha romantik. Sahil kenarında, denize sıfır küçük bir masada oturuyoruz. Dalgaların ritmi, mum ışığının titreyişi ve paylaşılan bir tabak taze deniz ürünü… Kimsenin acele etmediği bu adada, biz de hayata yetişmeyi bırakıyoruz.

Kos’un sokaklarında kaybolmak en güzel şey. Nereye çıktığını bilmeden yürümek ama hiçbir an güvensiz hissetmemek. Dar yollar, taş duvarlar ve geceye karışan fısıltılar… Her adım adayı biraz daha özel kılıyor.

Kos’ta aşk başkadır. Çünkü burada tarih, deniz ve sessizlik aşkı büyütür. Burada gezmek sadece yer değiştirmek değildir; an biriktirmektir, zamanı yavaşlatmaktır.

Ve bu adaya, bu yolculuğa en çok yakışan cümleyle bitirmek gerekirse:
“Ne yaparsan aşkla yap.”
Çünkü Kos, aşkı olmayanı misafir eder; ama aşkla geleni asla unutmaz.