Haberi dinleyebilirisiniz!

ÖRGÜTSÜZ EMEKÇİLER
KÜRESEL SERMAYENİN KÖLESİ OLMAYA MAHKÛMDUR!

Sendikalar, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri neden dönüştürücü gücünü yitirdi? Uzun yıllar koltuk bırakmayan yöneticiler, bastırılan eleştiriler ve kurumsallaşan biat kültürü, kitle örgütlerini nasıl etkisizleştirdi?

Uzun zamandır, içinde yaşadığımız dünya ve ülke koşullarının yarattığı moralsizlik nedeniyle yazı yazmamıştım. Ancak 16 Ocak tarihli Sözcü gazetesinde Emin Çölaşan’ın kaleme aldığı “Gelen Gitmiyor” başlıklı yazıyı okuyunca, konunun hayati önemde olduğunu düşünerek ben de katkı sunmak istedim.
Bilindiği gibi burjuvazi, feodaliteyi yıkabilmek için emekçi kitlelerle birlikte mücadele verdi. Sonrasında burjuva demokrasileri kuruldu. Ancak bu demokrasilerin en belirgin özelliği, özellikle emekçi kitlelere tanınan hakların büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalmasıydı. Emekçiler, sendikalar ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla bir araya gelerek, çoğu zaman kanlı mücadeleler sonucunda bu hakların önemli bir bölümünü hayata geçirebildi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Keynesyen politikaların uygulanabildiği bir refah dönemi yaşandı.
Ne var ki 1960’ların sonlarından itibaren kural tanımayan, vahşi neoliberal politikaların devreye sokulması ve küreselleşen burjuvazinin teknolojik devrimlerle gücünü olağanüstü artırmasıyla birlikte, önce “vatandaş odaklı devlet” anlayışı ortadan kaldırıldı. Ardından birçok ülkede devletler, Trump örneğinde olduğu gibi, akli dengeleri tartışmalı, seviyesiz figürlerin liderliğinde, doğrudan küresel sermaye tarafından yönetilir hale geldi. Devletlerle birlikte hukuk da büyük ölçüde tasfiye edildi.
Sermayenin çıkarları uğruna Filistin başta olmak üzere pek çok ülkeye saldırılar düzenlendi, devlet başkanları kaçırıldı, milyonlarca insan katledildi. En acı olan ise, kitle örgütlerinin bu süreçlerin büyük bölümüne seyirci kalmasıydı.
Bu tablo, benim açımdan şaşırtıcı değildi. Çünkü küresel sermaye, solun ve kitle hareketlerinin nasıl örgütlendiğini, nasıl güçlendiğini çok iyi analiz etti ve buna karşı son derece akıllıca önlemler aldı. Bu önlemlerin başında, özellikle teknolojik kitle iletişim araçları aracılığıyla bireyciliğin körüklenmesi ve insanların hakları için mücadele edebilecek örgütlenmelerden uzaklaştırılması geliyordu. Bu konuda ne yazık ki oldukça başarılı olduklarını düşünüyorum.
Emin Çölaşan’ın yazısı da bu durumu çarpıcı örneklerle ortaya koyuyor. Bazı örgüt yöneticilerinin görev süreleri dikkat çekicidir:
  • Ankara Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin: 47 yıl (11 yılı başkan yardımcılığı)
  • TESK Başkanı Bendevi Palandöken: 36 yıldır başkan
  • TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu: 25 yıldır başkan
  • TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar: 23 yıldır başkan
  • HAK-İŞ Başkanı Mahmut Arslan: 25 yıldır başkan
  • Memur-Sen Başkanı Ali Yalçın: 11 yıldır görevde
  • Türk-İş Başkanı Ergün Atalay: 11 yıldır görevde

Kitle örgütleri; emek, siyaset ve sivil toplum alanlarında toplumsal denge unsurları olarak doğmuştur. Ancak bugün sendikalar, siyasi partiler ve STK’lar benzer bir hastalıkla karşı karşıyadır: bireysel çıkarların kolektif hedeflerin önüne geçmesi, eleştirinin bastırılması ve biat kültürünün kurumsallaşması.
Türkiye’de kitle örgütleri yöneticilerinin görev sürelerine bakıldığında ortaya çıkan tablo çarpıcıdır:
  • %60–70’i: 10 yıl ve üzeri aynı görevde
  • %30–35’i: 15 yıl ve üzeri görevde
  • %15–20’si: 20 yıl ve üzeri görevde
  • %5 civarı: fiilen “ömür boyu yöneticilik”
  • Gerçek anlamda görev süresi sınırı uygulayan örgüt oranı: %10’un altında
  • Tabanın doğrudan denetim mekanizmasına sahip örgüt oranı: %5–7
Bu oranlar, bireysel istisnalardan ziyade yapısal bir soruna işaret etmektedir. Uzun görev süreleri; eleştiriyi tasfiye etmekte, kadro yenilenmesini engellemekte ve örgütleri kolektif yapılardan çıkarıp kişisel mülke dönüştürmektedir.
Sendikalar: Mücadeleden Bürokrasiye
Sendikalar, işçi sınıfının kolektif gücünü örgütlemek için vardır. Ancak zamanla pek çoğu, üyelerinin değil yöneticilerinin çıkarlarını koruyan yapılara dönüşmüştür. Eleştiri tehdit olarak algılanmakta, tabanın itirazı “örgüt disiplini” gerekçesiyle bastırılmaktadır. Sonuçta sendikalar, emekçinin değil düzenin bir parçası haline gelmektedir.
Siyasi Partiler: Siyasetsizleşen Siyaset
Siyasi partiler fikir ve program üretmekle yükümlüdür. Oysa pratikte birçok parti, lider merkezli yapılara dönüşmüştür. Parti içi demokrasi ya işletilmemekte ya da sembolik düzeyde bırakılmaktadır. Böyle bir ortamda biat, siyasal aklın yerini almakta; temsil, seçmenden çok lider iradesine dayanmaktadır.

STK’lar: Sivil Toplumdan Proje Toplumuna
STK’lar, toplumsal denetim ve dayanışma üretmek yerine giderek proje ve rapor merkezlerine dönüşmektedir. Eleştirel sesler “kuruma zarar veriyor” gerekçesiyle susturulmakta, sistemle uyumlu, sınırları aşmayan bir sivil toplum anlayışı normalleşmektedir.
Ortak Sonuç:
Sendikalar, partiler ve STK’lar farklı alanlarda faaliyet gösterseler de aynı noktada buluşmaktadır: eleştirinin olmadığı yerde gelişme olmaz, biatin hâkim olduğu yerde sorumluluk ortadan kalkar. Gerçek kolektiflik; sorgulayan bireylerle, açık tartışmayla ve ilkelere bağlılıkla mümkündür.
Toplumsal örgütlerin bu hale gelmesiyle, ülkemizde toplumsal muhalefetin büyük ölçüde yok edildiğini görüyoruz. Bu durum, küresel sermaye ve onun atadığı yöneticilerin önünde neredeyse hiçbir engel kalmadığını göstermektedir. Yapılması gereken ise zor da olsa bireyciliğe karşı kolektif mücadele yollarını yeniden ve ısrarla aramaktır.

Mete Gönenç