Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

YALANLARIN ARASINDA SIKIŞAN GERÇEK

Bugün içim sıkılıyor…
Ama öyle sıradan bir sıkıntı değil bu.
İnsanın göğsüne çöken, nefesini daraltan, düşüncelerini ağırlaştıran bir sıkıntı…
Yalanların arasına sıkışmış, çırpınan insanları gördükçe içim daralıyor.
Daha düne kadar umut bağladığımız yüzleri gördükçe, daha da daralıyor.
Bazen kendi kendime soruyorum:
“Sen miydin o seçtiğim, çatık kaşlı, yiğit bakışlı adam?”
Sonra susuyorum.
Çünkü cevabı biliyorum.
Ve utanıyorum.
Hem de çok utanıyorum.
O günleri hatırladıkça…
Sandığa giderken içimizde büyüttüğümüz o umudu hatırladıkça…
Bir şeylerin değişeceğine, dürüstlüğün kazanacağına inandığımız o günü düşündükçe…

İnsan kendinden utanıyor.

İşte tam da o anlarda aklıma Nazım Usta geliyor.
Yıllar önce insanın yüzüne tokat gibi çarpan o dizeleri…
Ne demişti:

“Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi
korkunçsun kardeşim.

Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur
koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlûkûsun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf…”

Bu dizeleri bugün yeniden okuyunca insanın içi ürperiyor.
Çünkü görüyoruz ki değişen pek bir şey yok.
Yalanların arasında gerçekler boğuluyor.
Hakikatin üstüne beton dökülüyor.
Ve en acısı…
İnsanlar bu oyunun bir parçası hâline getiriliyor.
Sonra biri çıkıp soruyor:
“Bu zulüm neden bitmiyor?”
Cevabı yıllar önce verilmiş aslında.
“Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.”
Bu cümle ağırdır.
İnsanın yüreğine oturur.
Ama belki de bu yüzden doğrudur.
Çünkü çoğu zaman yanlışın karşısında susan da,
gerçeği bildiği hâlde suskun kalan da,
yalanı gördüğü hâlde görmezden gelen de
biziz.
Ve sonra şaşırıyoruz.
Ülke neden bu hâlde?
Doğa neden talan edildi?
Ovalar neden beton oldu?
Dağlar neden sustu?
Bugün bazen içimden kaçmak geliyor.
Yeşile koşmak…
Ovalara…
Dağlara…
Rüzgârın içinden geçmek, toprağın kokusunu duymak…
Ama sonra fark ediyorum ki
o yeşiller de yok edilmiş.
Ovalar beton olmuş.
Dağlar susmuş.
Ve insanın ömrünün son günlerinde aradığı o huzur…
Çoktan talan edilmiş.
Belki de bu yüzden insan bazen sadece susuyor.
Ama yine de bir umut kırıntısı kalıyor insanın içinde.
Çünkü biliyoruz ki gerçek, er ya da geç
yalanların arasından çıkmayı başarır.
Ve o gün geldiğinde
kimlerin gerçekten “yiğit bakışlı” olduğu da
kimlerin sadece öyle göründüğü de
herkes tarafından görülecektir.

Ekrem Örsoğlu