Tiyatro Üzerine Oynanan Tiyatro

Aydın’da sahneler susarken, sahne dışındaki gerçekler daha gür konuşuyor. Kültür-sanatın yalnız bırakıldığı bir kentte, tiyatro hem anlatıyor hem de hesap soruyor.
Aydın ilimiz, Ege’nin ışığını taşıyan; tarihi katman katman biriktirmiş bir kent. Ama ne yazık ki sahne söz konusu olduğunda, bu zenginlik perdenin arkasında kalıyor. Kültür ve sanat alanında dağınık sesler, birbirini tamamlamak yerine bastırıyor; ortaya ise suskun bir sahne çıkıyor.
Geçtiğimiz hafta, Esko binasında iki dükkânın birleştirilmesiyle oluşturulmuş, kırk kişilik mütevazı bir oda tiyatrosunda Arkaryay Tiyatro Topluluğu’nun sahnelediği “Teyatorra” adlı oyunu izledik. Kolaj formunda, tek perdelik bu yapıt; hem biçimiyle hem de içeriğiyle seyirciyi içine çeken bir anlatı kuruyordu.

Sahnenin en çarpıcı anlarından biri, sekseni çoktan geride bırakmış Hüsnü Ertung’un performansıydı. Yılların birikimiyle yoğrulmuş bedeni ve sesi, adeta zamanın içinden süzülerek sahneye akıyor; oyunculuk, bir ustalık gösterisinden öte, bir yaşam tanıklığına dönüşüyordu.
Oyunun ilk bölümü, sanatın giderek metalaşmasına ve özellikle yerel yönetimlerin kültüre karşı sergilediği kayıtsızlığa ayna tutuyordu. Kara perdenin hikâyesi üzerinden anlatılanlar, Aydın’da tiyatro adına yapılanların hem hafızasını hem de eksikliğini görünür kılıyordu. Anlatı yer yer ironik, yer yer sitemkâr bir tonda ilerlerken, seyirciyi düşünmeye davet ediyordu.

Zaman kırılıyor, sahne binlerce yıl öncesine, Latmos’a uzanıyordu. Sekiz bin yıllık kaya resimleriyle insanlığın ilk izlerini taşıyan bu coğrafya, oyunda bir çığlığa dönüşüyordu:
Latmos yalnız, Latmos yorgun ve çaresizce yardım istiyor.
Doğa, tarih ve kültür; hepsi birer dekor değil, yok oluşun eşiğinde duran canlı tanıklar olarak karşımıza çıkıyordu.
Ardından sahne bir kez daha değişiyor. Kızılcaköy’de jeotermal direnişin simgesi olan o yaşlı kadın beliriyor. Jandarmanın karşısında dimdik duran bu figür, sadece bir köylü değil; toprağın hafızası, direnişin bedene bürünmüş haliydi. Jeotermal santraller, madenler, rüzgâr türbinleri… İnsan eliyle hızlandırılan bir yıkımın panoraması çiziliyordu. Mesaj sertti, yalındı ve kaçınılmazdı:
Yok oluş, artık bir ihtimal değil; bir süreç.
Oyunun en çarpıcı cümlesi ise bu karanlık tabloyu tek bir satırda özetliyordu:
“Menfaat ölünce siyaset aç kalıyor.”

















































