Haberi dinleyebilirisiniz!

BEN ARDEŞEN’Lİ OLMAKTAN HEP GURUR DUYDUM…

Ekrem ÖRSOĞLUEgeden Medya Haber

Ardeşen… Yağmurun sesini, toprağın kokusunu, cesaretin mayasını içinde taşıyan o küçük büyük memleket. Ben Ardeşen’li olmaktan hep gurur duydum; bugün o gurur bir kez daha içimde kabarıyor. Çünkü bugün, Ardeşen’in yetiştirdiği bir devrimcinin, bir yüreği büyük insanın sonsuzluğa uzandığı gün.

Bu günü unutmayan kuzenim Metin Karadeniz’in paylaşımını görünce hüzün dalgası kapladı içimi. Ardından Kızıldere’ye verdiğimiz, Deniz Gezmiş’in “Bizum Cihan” dediği Cihan Alptekin’in kardeşi Muzaffer Alptekin’in sayfasındaki anma yazısını okudum. Ve en sonunda… Kan bağıyla bağlı olduğum, aynı toprağın aynı harmanının evladı Sadık Varer’in anısını görünce yıllar bir film şeridi gibi gözümün önünden aktı.

Ayrılmaz ikili olan Sadık Varer ile kuzenim Hacı İsmet Akcan’ın adını tekrar duymanın ağırlığı… O günleri yaşayan, o günlerin ateşini teninde hisseden biri olarak gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü o yıllar bizim hem en delikanlı, hem en dik, hem de en temiz zamanlarımızdı.

Sadık’ın kaleme aldığı o anıyı okurken “Keşke zaman orada dursaydı” dedim içimden. Ve yine o büyük yazarın unutulmaz sözleri geldi aklıma:
“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”

Bugün o güzel insanları hatırlamak, yalnızca geçmişe yas değil; bir Ardeşen’linin vicdan borcudur.

Aşağıdaki satırlar Sadık Varer’in kendi kaleminden… Onun hafızası, onun dili, onun sesi…
Biz sadece saygıyla, özlemle ve minnetle yayımlıyoruz.

Yazı Sadık Varer’den

Saygı ve Özlemle…
Anma: 28 Kasım Cuma – Saat 13:00

ARDEŞENLİ DEVRİMCİLERİN “BİR GÜN MUTLAKA” EYLEMİ

Sene 1975. Duvar yazılarında en çok “Kurtuluşa Kadar Savaş” sloganına yer veriyor ve dahi bu slogana uygun bir pratiğe hazırlandığımızı düşünüyorduk.

O yıllarda Ardeşen’de silahsız Lazları ‘adamdan saymayan’ bir kültür egemendi; dolayısıyla hepimiz zaten silahlı idik ve fakat devletin silahlı güçleriyle hiç karşı karşıya gelmemiştik.

Bu durum, Yılmaz Güney’in yasaklı “Bir Gün Mutlaka” filmini kasabamızın yazlık sinemasında izleme ısrarımızla değişti.

Devlet “bu filmi izlemek yasak” diyordu, biz de hiç anlam veremediğimiz film izleme yasağını protesto ederek “Ardeşen ahalisi bu filmi izleyecek” diyorduk.

Güçlü bir hoparlör yerleştirdiğimiz aracımızla gün boyu sokakta, mahallelerde dolaşıp film yasağının saçmalığı üzerine propaganda yaptık ve ahaliyi açık hava sinemasında oynayacak olan Bir Gün Mutlaka filmine davet ettik.

Ve nihayet sıra filmi izlemeye geldi. Sinema tıklım tıkıştı, dışarıda da hatırı sayılır bir kalabalık vardı. Polis “Bir kez daha uyarıyoruz; bu filmi izlemek yasaktır” falan dediyse de biz bu uyarıyı da duymazdan gelip makinist arkadaşımıza başlat işaretini verdik.

Kısa bir süre sonra dışarıda gözcülük yapan arkadaşlardan biri telaşla yanımıza geldi ve “Dışarıda çok fazla asker var, her köşeyi tuttular, sinemayı çevirmeye başladılar” dedi.

Biz makinist arkadaşla tedbirimizi almıştık: şayet sinemaya baskın yapılırsa, hızla “yasaklı” film makarası kaçırılacak ve yerine Cüneyt Arkın’ın Malkoçoğlu filmi yerleştirilecekti. Tam da böyle oldu. Askerler sinema salonunun önünü tutan kalabalığı dipçikleriyle yarıp sinema salonuna daldıklarında perdede Malkoçoğlu vardı.

Adeta bir Napolyon edasıyla askerlerin önünde duran komutan, perdedeki Malkoçoğlu’nu görünce çılgına döndü.
“Neler oluyor, nerede Yılmaz Güney’in filmi, hemen teslim edin yoksa fena olur!” diye bağırınca,
“Size yanlış bilgi verilmiş olmalı, gördüğünüz gibi biz Malkoçoğlu izliyoruz” dedik.

Komutan inanmadı, makinisti sorguladı, o da aynı şeyi tekrarlayınca askerlere emir verip kenar köşe aramaya başladılar. Bir şey bulamadılar.

Ne var ki oyuna getirildiğini anlayan komutan sinirden kudurdu ve askerleri Ardeşen’den çekmek yerine ana caddede güç gösterisi yapmayı, marşlarla rap rap yürütmeyi tercih etti. Biz de durumu protesto ederek arkalarından yürümeye başladık.

Akşamın karanlığında sloganlarla Ardeşen’i boydan boya geçip karakolun önüne geldiğimizde işler ciddileşti. Silahlarını bize doğrultmuş askerlerle karşı karşıya kaldık.

Araba farlarıyla bizi aydınlatan öfkeli komutan,
“Bu ilk ve son uyarıdır! Hemen dağılmazsanız ateş emri vereceğim!” dedi.

Çok kritik bir andı. Binaların köşelerinde ‘vaziyet almış’ karaltılar vardı; gösteri yapan gençlerin yakınları ve arkadaşları. Bir süre sessiz kaldık. Sonunda komutan “Nişan al!” emrini verdi.

Ardeşen soluğunu tuttu. Kendini oyuna getirilmiş ve aşağılanmış hisseden komutan biraz sonra ateş emri de verebilirdi. Bir karar vermemiz gerekiyordu; verdik:
“Tamam, yeter bu kadar. Dağılıyoruz.”

Ardeşen derin bir nefes aldı. Ama biz soluğu karakolda aldık.

Ertesi gün mahkemede ise görülmeye değer bir sahne vardı. Hiçbirimiz daha önce mahkemeye çıkmamıştık; hukuk nedir, ceza yasası nedir bilmiyorduk. Avukat bile tutmayı düşünmemiştik.

Mahkeme başladı.
Yargıç:
“Dün akşam izinsiz, yasa dışı gösteri yaptınız, güvenlik kuvvetlerinin görev yapmasını engellediniz. Ne diyorsunuz?”

Cevabı bilemediğimiz için birbirimize bakıp gülmeye başladık. Yargıç kızdı:
“Burada Karagöz-Hacivat oynatmıyoruz! Gülmeyin, atarım hepinizi içeri!”

Fısıldaştık: Ne diyecektik şimdi?
Yoldaşlardan Nafız Kızıltan,
“Ben biliyorum. Ceza yasasının 154’üncü maddesine göre isteyen herkes yürür. Onu söyleyeyim.” dedi.

Hepimiz onayladık. Nafız ayağa kalktı:
“Biz suç işlemedik. 154’e göre isteyen herkes yürür.”

Yargıcın şaşkın yüzü ve ardından bastığımız kahkaha hâlâ hafızamızdadır.
Mahkemenin en unutulmaz cümlesi ise şuydu:
“Bu ne rezalet! Alın bunları karşımdan! 154’e göre isteyen herkes yürürmüş… Atın hepsini dışarı!”

Sadık Varer

Bu anı memleketim Ardeşen’de yaşanırken, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde (Ulucanlar) yatan Yılmaz Güney ile onun kurduğu komin’de bir Ardeşen’li vardı, işte şimdi o Ardeşenli Sadık Varel’i saygıyls anıyor Ruhun Şad Olsun…