TASAVVUF VE SUFİZM

• Tasavvuf, Hz. Peygamberden 200 yüzyıl sonra ortaya çıkmıştır. İslam’da Tasavvufi düşünce 9.YY’da Bağdat’ta gelişmeye başlamıştır.
• Kelimenin kökeni hakkında iki görüş var: Grekçe Sophia (Sophos); Hikmet, Bilgelik kelimesinden gelmiştir. İkinci varsayım ise Arapça Suf yün demektir. Sufiler, yün elbise giyerler, takip ettikleri ruhsal yollarına da suftan derlerdi.
• Tasavvufa yönelmiş kişiye Sufi veya mutasavvuf, sıklıkla da derviş denir.
• Kuranı Kerim’de tasavvuf, sufi gibi hiçbir kelime geçmez. Bu deyimler Hz. Peygamber zamanında yoktu, kullanılmamıştır. Çünkü her konuda canlı bir kaynak olarak Hz. Peygamber ve yer olarak da cami vardı.
• Peygamberden sonra Kuran ve Sünneti anlamaya çalışan insanlar hayatın çeşitli ihtiyaçlarına cevap ararlar ve bugünkü din ilimleri Fıkıh, Tefsir, Siyer, Kelam ve daha sonra da Tasavvuf doğar.
• Tasavvuf dinsel bir disiplindir. Gayesi insanı, parçası olduğu Allah’a ulaştırmaktadır. İnsan ruhuyla, varlığın esası olan Yaratıcı Kudret’i birleştirmektir. Ortada bir ayrılık vardır, bu ayrılığı ortadan kaldırmak, insanın geçmişteki saf benliğine ulaştırmak üzere eğitmek gerekir. Bu arıtma ve eğitmeye tasavvuf denir. Eğitim sonunda kamil insan olarak koptuğu Allah’a kavuşur.


• Tasavvuf Tanrı’nın niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliği (vahdeti vücut) anlayışıyla açıklayan dini düşünce akımıdır. Esas fikir evrende ancak bir tek vücudun bulunduğuna inanmak ve başka varlıkları, o vücudun parçalarından saymaktır. Tanrı, evren ve insanı bir bütün içinde kabullenmek, dinin yüzeyiyle yetinmeyerek derinliklerine inme eğilimidir.
• İslam Tasavvufu “Tanrı’dan başka mevcut yoktur”, (La mevcudu illallah) kuralını temel kabul eder. Varlık tektir, birdir. Vücudu mutlak olan Tanrı varlığından ibarettir.
• Her şey zıddı ile bilinir. Mutlak varlığın zıddı yokluk; mutlak hayrın zıddı şer, mutlak güzelliğin zıddı çirkinliktir.
• Mutasavvıflar, her şeyin Allah’ın bir adının tecellisi, olduğunu anlatmak için çeşitli benzetmeler yaparlar. Bunların en yaygını ayna örneğidir: Allah karşılıklı konmuş yokluk aynasında bakan bir varlık gibidir. Bu karşılıklı aynalar ortadaki varlığın binlerce görüntüsünü verir. Ortadaki, aynaların önünden çekilirse aynalar boş kalır. İşte, Tanrı ile yaratılmışlar Alemi arasındaki ilişki de böyledir.
• Batılı yazarlar tasavvufu İslam mistisizmi diye tanıtırlar ama, bu deyim tasavvufu tam olarak karşılamaz, eksik kalır.
• Tasavvuf ilk olarak Emevilerin dünyevi arzularına karşı çıkar. Bu karşı çıkış ve tavır tarih boyunca sufi hareketlerin temel tavrı olur.
• Tasavvuf İslam dinini yaymada büyük hizmetler yapmıştır. İslam’ın yayılışı hemen bütün devirlerde kılıç ve orduyla değil, sufi grupların gönül hizmetleriyle olmuştur.
• Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey ve ordusu ahi denen Sufilerden oluşmaktaydı.
• Sufizmde “Hak ile halkı, Hakk’a hizmet ile halka hizmeti birleştirmek” esastır. Halka hizmeti olmayanın Hakk’a hizmeti de olmaz.
• İnsanın bütün sevgileri, temelde bir tek objeye yönelmiştir. Bu obje, insanın can yoldaşı, aslı, özü olan Allah’tır. Görünüşte bağlanılan; mal mülk, kadın, çocuk vs. gerçek sevgiliyi ararken, farkında olmadan onun yerine koyduğumuz mecazi sevgililerdir, perdedir. Kamil insan, perdenin arkasını görür ve sevgiyi, perdelere takılı kalmaktan kurtarır.
• İslami tasavvuf, önce Batı’da da görüldüğü gibi gizemcilik (Fr. Mysticisme) ile başlamıştır. İlk mutasavvıflar dinsel yaşamı, içlerine kapanarak, bireysel olarak ve ruhsal yanlarıyla yaşamak isteyen aşırı sofulardı. Bunların amaçları, sadece, aşırı bir Müslüman olarak, dünya işlerinden el etek çekip bütün gün ve gecelerini dinsel bir yaşama vermekti.
• Hz. Peygamber de böylesine bir yaşam sürmüştü. İlk mutasavvıfların dileği, belki de, sadece ona benzemekten başka bir şey değildi. O zamanlar aşırı dincilikte peygamberi ve yakınlarını taklit edenlere de mutasavvıf deniyordu.
• Tasavvuf, Kuran’ın ayetlerinin ve hadislerin görünürdeki anlamlarından çok, onlara ezoterik (içrek) anlamlar verir. Ahrette ceza ve acı düşüncesinden çok, Allah sevgisi düşüncesinin inananları kurtaracağını ileri sürer, yani dindeki korku öğesi yerine, sevgi öğesini koyar.
• Hadis: “Allah Adem’i kendi sureti üzere yarattı” der. Sufilere göre insan, alemden çok küçük olmasına rağmen çekirdeğin meyvede, meyvenin ağaçta bulunması gibi alem insanın içindedir. İnsan yeryüzünde Tanrı halifesidir. Bu makama sahip olmak için insanın insanlığını bilmesi gerekir. Kendi varlığını aşıp Tanrı varlığıyla var olan insanın iradesi, Tanrı iradesi olur. O kendisi için yaşamaz artık; varlığı alemlere rahmet olur.

• Sufiler aşkı ikiye ayırırlar; Geçici aşk, Gerçek aşk. Geçici aşk birisine duyulan sonsuz özlem ve istektir. Sufiler geçici aşkı da hoş görürler ve “Mecaz, hakikatin köprüsüdür” derler. (Geçici olan gerçek olanın köprüsüdür.) Gerçek aşk, güzele değil, güzelliğe, tek kişiye değil, tüme, topluma duyulan sevgidir.
• Tasavvuf akımı, eleştirici bir yöntemle, İslam’da değişiklik yapmak yoluna girmemiş, ya aydın kimselerin düşüncelerinde bir pencere açmış, ya da halk arasında, tarikatlar içinde yayılmıştır. Sufilerin düşüncelerini Kuran ayetleriyle uzlaştırmaya çalışmış olmaları dindar Müslümanlar arasında bile saygınlık kazanmalarının başlıca nedenlerindendir.
• Mevlevilik, Ahilik ve Bektaşilik ilişkisi üzerine bir hikaye anlatılır: Birkaç derviş önce Konya’da Mevlana’nın yanına giderler ve siz Mevleviler ne yaparsınız ya Mevlana diye sorarlar. Mevlana ”Sema” yaptıklarını belirterek; “Allah der, döneriz” diye cevap verir. Dervişler Konya’dan Suluca Karahöyük’e gelip Hacı Bektaşı Veli’ye aynı soruyu sorarlar; Hacı Bektaşı Veli: “Biz bir kere Allah deyince bir daha dönmeyiz”, diye cevap verir. Oradan Kırşehir’e geçen dervişler, Ahi Evran’ın yanına gelip ona da aynı soruyu yöneltirler. Ahi Evran şöyle der; “Biz Allah deyip çalışırız” der.
• Mevlevileri eleştirenler, onlar için “Toplumcu değildirler. Ezilen sınıfların sorunlarını dile getirmezler. Hep üst sınıfın yanında oldular. Zenginlerin, devlet görevlilerinin ve devletin yardımlarıyla yaşadılar. Mevlana’nın bıraktığı güzel sözleri, manalı şiir söyleme sanatını kullanarak etrafı etkilediler. Halkın dertleriyle ilgilenmediler ve üretmeden tükettiler” derler.
Celal KÜÇÜK