Sonsuzluğa 1Gün Kala

Gece çökerken Ankara’nın üstüne, darağacı kuruluyor.
Kundurayla ölçülüyor ipin boyu.
Ve üç genç, hücrelerinde sırt sırta, sessizce sabaha bakıyor.
Deniz, Yusuf, Hüseyin.
Üç fidan.
Üç isyan.
Üç yürek.
Biri memleketin bağımsızlığına yemin etmiş,
biri “Boyun eğmeyeceğiz” diye haykırmış,
biri adaletin son kurşununu kalbine saklamış.
Bu gece yarısından sonra,
üç ana evlatsız kalacak.
Üç kuş, tel örgülere başını çarpıp ölecek.
Ve bir milletin alnına bir kara leke daha sürülecek.
Ne bir ağıt eksilecek bu topraklardan
ne bir mahkeme kararı silebilecek bu utancı.
Çünkü onlar ölmedi;
çünkü ölmek, bazen başlamaktır.
Yıl 1972.
Takvim 5 Mayıs.
Gecenin soluğu darağacında bekliyor.
Ve biz, yarım asır sonra bile hâlâ başımız önde,
o gecenin soğukluğunda donup kalıyoruz.
Deniz, Yusuf, Hüseyin…
Bir millete en güzel yaşını bıraktınız.
Ve o yaş, hiç büyümedi.
Bilin ki, biz unutsak da
ağaçlar unutmaz.
Kuşlar unutmaz.
Toprak unutmaz.
Adalet unutmaz.
Çünkü siz, son nefesinizde bile:
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye!” diye bağırdınız.
Ve o çığlık, hâlâ gökyüzünde yankılanıyor.
Sonsuzluğa bir gün kala…
Vicdanlarımız darağacında.
Ve tarih, hâlâ utanıyor.

Sonsuzluğa Bir Gün Kala: 5 Mayıs 1972
Yarın, Türkiye yakın tarihinin en ağır utançlarından biri olan 6 Mayıs’ın yıldönümü. Bugün ise 5 Mayıs. O gece… Son gece.
Tam 53 yıl önce, Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde üç genç insan, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, idam edilmeyi bekliyordu. Onlar, bu ülkenin gençliğiydi. Yanlış ya da doğru, idealisttiler. Adaletsizliklere baş kaldırmış, eşitlik ve özgürlük istemiş, bağımsızlık için yürümüşlerdi. Dönemin siyasi atmosferinde bu gençler “düşman” olarak ilan edildi. Ve TBMM’de alınan bir kararla, idama gönderildiler.
Oysa bu bir dava değildi; bir hesaplaşmaydı. Üç gencin darağacına gönderilmesi, o dönemin siyasi çekişmelerinin ve soğuk savaş kutuplaşmasının bir sonucuydu. Hukuki olmaktan çok, ideolojik bir infazdı.
Bugün hâlâ tartışılan bir gerçek var ortada: Bir ülkede fikirleri idam sehpasına çıkarırsanız, sadece insanları değil, geleceği de öldürmüş olursunuz. Denizler’in hikâyesi de bu yüzden bitmedi. Çünkü onlar, idamla susturulmak istenen bir kuşağın sesi oldular.
Üç fidanın ardından geçen 53 yılda ne değişti?
Gerçekten özgür müyüz?
Gerçekten bağımsız mı bu ülke?
Gençlerin adalete ve yönetime güveni kaldı mı?
Deniz Gezmiş’in 6 Mayıs sabahı söylediği son sözler hâlâ hafızalardadır: “Yaşasın tam bağımsız Türkiye!” Bu cümleyi, bir politik slogan olarak değil, bir genç insanın son nefesindeki hayali olarak görmek gerek. Çünkü o söz, aslında hepimizin boğazına düğümlenen bir sorudur.
Bugün köşemden sadece bir anma yazısı yazmıyorum. Aynı zamanda bir vicdan muhasebesi yapıyorum. Üç gencin idam edilmesiyle tarihe düşülen o kara leke, bu ülkenin demokrasisinin hâlâ aşamadığı bir sınavdır. Onlar bir dönemin kurbanıydı; ama aynı zamanda bu milletin hafızasında diri kalan bir isyanın simgesi oldular.
5 Mayıs, sadece bir tarih değil.
Sonsuzluğa bir gün kala…
Tarihle, vicdanla ve geçmişle yüzleşme zamanıdır.
















































