Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Yangınlarla Sınanan Vicdanımız

Bugün Kartalkaya’da yaşanan trajik yangın haberini izlerken, içimde tarifsiz bir acı belirdi. Bu olay, beni yıllar öncesine, 12 Mayıs 1978’de Ankara Yiba Çarşısı’nda çıkan ve 49 vatandaşımızın yanarak ya da dumandan zehirlenerek yaşamını yitirdiği o korkunç yangına götürdü. Aradan 46 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ aynı acıları yaşamamız, aynı hataları tekrar etmemiz ne büyük bir utanç.

Kartalkaya’daki yangında hayatını kaybeden 66 can… Bu, yalnızca bir sayı değil; hepsi birer hayat, birer aile, birer hikâye. Şimdi, tıpkı geçmişte olduğu gibi, “neden” sorusunun cevabını arıyoruz. Çeşitli senaryolar, savunmalar ve bahaneyle dolu tartışmalar başladı bile. Ancak biliyoruz ki hiçbir açıklama, hiçbir savunma bu kayıpları geri getiremeyecek. Bu tür trajediler, birer korku filmi gibi gözümüzün önünde oynuyor. Ve ne yazık ki, biz hâlâ geçmişte yaptığımız hatalardan ders almamışız.

Gerçek şu ki, bu ülkede hâlâ gecenin bir yarısında, turistik bir otelde ya da bir binanın içinde yangında ölüyoruz. Bu durumda “yeni Türkiye” iddiasını nasıl dile getirebiliriz? Modernlik, teknoloji ya da ekonomik kalkınmadan bahsediyoruz; peki ya insan hayatını önceleyen bir sistemimiz var mı? Cevap, ne yazık ki acı bir “hayır.”

Hatalarımızı sorgulamıyor, önlemlerimizi güncellemiyor ve en önemlisi, insan hayatını yeterince ciddiye almıyoruz. Denetimsizlik, ihmal ve plansızlık her felaketten sonra karşımıza çıkan değişmez kelimeler. Ancak her kaybın ardından bunları konuşmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Sonuç? Yeni bir yangın, yeni kayıplar ve yeniden aynı acı tablo.

Artık sözün bittiği yerdeyiz. Daha fazla insanı bu tür felaketlerde kaybetmek istemiyorsak, toplumsal bilincimizi ve sistemlerimizi derhal gözden geçirmeliyiz. Çünkü önlemler alınmadıkça bu trajediler ne ilk ne de son olacak.

Yangınlarda kaybettiğimiz her bir can, bir sistemin, bir zihniyetin ve bir toplumsal önceliğin çöküşünü temsil ediyor. O yüzden sormamız gereken sorular basit ama net: Bu acıları ne zaman gerçekten bitireceğiz? İnsan hayatını her şeyin önünde tutan bir toplum olmayı ne zaman başaracağız? Eğer bu sorulara cevap veremiyorsak, gerçekten “yeni” bir Türkiye’den bahsetmek mümkün mü?