İNSANLIĞIN DÜŞMANLARI
EMPERYALİZM VE DİN SAVAŞLARI

Yularını koparan emperyalist barbarların, peşlerine Evanjelist soytarıları takarak İslam topraklarına yönelttikleri son savaşın ilk haftası tamamlandı. ABD’nin İslam Topraklarına yönelik ilk Askerî Harekatı ise Osmanlı Devletine karşı yürütülen Birinci Berberi Savaşıdır. ABD’nin Müslüman bir devlete karşı gerçekleştirdiği ilk askerî Harekat 1801 yılında başladı. Bu savaşın tarafları; Amerika Birleşik Devletleri ve Osmanlı Devletinin Trablusgarp Vilayetidir (bugünkü Libya). O dönemde Trablusgarp fiilen yarı bağımsız Karamanlı Hanedanı tarafından yönetiliyor olsa da nominal olarak Osmanlı İmparatorluğu toprağıydı.
Bu savaşın nedeni Akdeniz’de Ticaret yapan Amerikan gemilerinden istenen vergilere itiraz edilmesiydi. 1801’de Trablus’un yöneticisi Yusuf Karamanlı ABD’den daha fazla ödeme isteyince ABD bunu reddetti. Bunun üzerine Trablus ABD’ye savaş ilan etti. ABD Başkanı Thomas Jefferson Akdeniz’e bir donanma gönderdi.
1805’te ABD güçleri Libya’daki Derne şehrine saldırdı ve ele geçirdi. O dönemde Trablusgarp nominal olarak Osmanlı İmparatorluğu toprağıydı, ancak fiilen yarı bağımsız Karamanlı hanedanı tarafından yönetiliyordu.

Sonucunda yapılan anlaşmayla ABD bir süre daha verg, ödemeyi Kabul etmiştir.
Bu olay:
• ABD tarihindeki ilk denizaşırı kara Harekatı olarak kabul edilir.
• ABD Deniz Piyadeleri marşında geçen “to the shores of Tripoli” (Trablus kıyılarına) ifadesi bu savaşa gönderme yapar.
• ABD donanmasının küresel rolünün başlangıcı olarak kabul edilir
• İslam topraklarına yönelik ilk saldırıdır.
İslam topraklarına yönelik son emperyalist saldırının birinci haftası dolarken neler olup bittiğine serinkanlı bir şekilde bakıp, bundan sonra neler olabileceğini kestirmeye çalışacağız.
Emperyalist barbarların İran topraklarını hedef gözetmeksizin vurduğu açıkça görülüyor. Tahran’da Nilüfer Meydanı’ndaki bir okulun daha vurulması barbarlığın süreceğinin bir işareti olarak yorumlanabilir. Pentagon yaptığı açıklamada “yeni başlıyoruz” dedi.

Bu arada İsrail Ordusu bir yandan ABD ile birlikte İran’a yönelik hava saldırılarına katılırken bir yandan da Lübnan’da Hizbullah bahanesiyle başlattığı hava saldırının şiddetini artırıyor.
Trump’ın niyetinin savaşı yayma ve derinleştirme olduğu anlaşılıyor. Tahran’ın kayıtsız koşulsuz teslim olması dışında hiçbir anlaşmanın olmayacağını söylemesi bu niyetinin açık göstergesi. Pentagon’un da Trump’la aynı düşüncede olduğu anlaşılıyor. “Yeni Başlıyoruz” açıklaması savaşın yayılıp şiddetleneceğinin askeri boyutta da teyidi sayılabilir.
Bu arada İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın bazı ülkelerin arabuluculuk girişimlerinde bulunduğunu söylemesi İran’ın sıkıştığının ve onurlu bir çıkış aradığının göstergesi sayılabilir.
Savaş 7. Gününü geride bırakırken Beyaz Saray’dan servis edilen bir fotoğraf olayın iğrenç boyutunu tüm dünyaya sergiledi. Trump’ın etrafında toplanan Evangelist papazlar ona dokunup dua ediyorlardı.

ABD ve İsrail’in sivilleri de hedef alan hunhar saldırıları dünya genelinde beklenen tepkileri getirmese de İspanya Başbakanı Sanchez’in açıklamaları vicdanların sesi olarak büyük alkış aldı. Sanchez, “Bu savaş çok büyük bir hata ve tamamen yasa dışı. ABD halkına hayranlığım, ABD başkanlığına da saygım var. Bizim pozisyonumuz çok açık. Uluslararası yasallığı savunuyoruz. Ve müttefik ülkeler arasında biri hata veya yanlış yapmışsa diğerinin bunu göstermesi iyidir. Ve bu savaş olağanüstü bir hatadır. Savaş da büyük bir hatadır ve sonuçları olacaktır.” Diyerek petrol ve gaz fiyatlarının yükselmesi ile bölgedeki halkın acılarının sürmekte olduğuna dikkat çekti ve uluslararası hukukun ihlaline de vurgu yaptı.
Bu arada Trump seçimlere netice alamamış bir başkan olarak girmek istemiyor. Dolayısıyla bir zafer algısı oluşturarak yarattığı pislikten sıyrılmanın yollarını arıyor.
Dünyaya barış, refah, eşitlik ve özgürlük gelecekse bunun komünistlerce olacağı da giderek açıklık kazanıyor. İran, İsrail ve ABD Komünist partileri ortak bir açıklama yayımlayarak İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarına karşı birleşik mücadele çağrısı yaptı. Ortak açıklamada “Gerici ve otoriter rejimlerden gerçek bir kurtuluş ve değişim ancak halkın eylemi ve yurtsever önderliği ile gerçekleşebilir, Washington ve Tel Aviv eliyle değil” denildi.
Saldırların devamı halinde dünya ekonomisinin çökebileceği uyarıları da giderek daha fazla seslendirilimeye başlıyor. Katar Enerji Bakanı El-Kaabi, savaşın birkaç hafta daha sürmesi durumunda Körfezde üretimin tamamen durabileceğini açıkladı.
Şimdi sahaya inelim ve karşılıklı laf salvolarının ne anlama geldiğini anlamaya çalışalım.
Trump İran’ın Kayıtsız Şartsız Teslim Olmasını Talep Ediyor — Tahran Gülüyor ve Dini Liderini Seçmeye Geçiyor.

Donald Trump, Sadece Beyaz Saray’daki makamında etrafına topladığı Evangelist papazlarla ağlamaklı bir biçimde savaşın en teatral pozunu vermedi; İran’ın “koşulsuz teslimiyet” teklif etmek zorunda olduğunu belirterek aynı zamanda tarihin en kibirli ültimatomlarından birini de verdi. İmparatorluk dilinde, bu ifade topyekün zaferi işaret eder—yenilen ülke silahlarını teslim ederken, zaferi kazanan yenilen ülkenin geleceğini belirler. Trump, İran teslim olduktan sonra, ABD ve müttefiklerinin ülkeyi yeniden inşa etmeye, “kabul edilebilir” bir lider atamaya ve İran devletini daha büyük, daha güçlü ve ekonomik olarak müreffeh bir hale dönüştürmeye yardımcı olacağını bile vaat etti.
Trump kendi alışılmış tarzına uygun olarak bu fantezisini MIGA “İran’ı Tekrar Büyük Yap.” şeklinde de sloganlaştırdı.
Ama Washington sloganlar atarken, Tahran gerçekçilikten ayrılmıyor.
İran, Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’in suikastının ardından sıkışsa da yıkılmadı. Rejim çökmedi, Devlet dağılmadı. Bunun yerine, İslam Cumhuriyeti’nin rejim mekanizması kriz anlarında hareket edecek şekilde tasarlandığı gibi hareket etti.
Saldırıdan sonraki birkaç saat içinde İran, rejimin sürekliliğini sağlamak için geçici liderlik yapısını faaliyete geçirdi. Başkan Mesud Pezeşkiyan, Yargının Başındaki Gholam-Hossein Mohseni-Ejei ve kıdemli din adamı Ayetullah Ali Reza Arafi’den oluşan geçici bir liderlik konseyi, ülke yeni bir Yüce Lider atamaya hazırlanırken yönetimi sağlamak için devreye girdi.
Aynı zamanda, hükümet savaş zamanında ülkedeki istikrarı korumak için acil toplantılar düzenledi. Bu toplantılarda silahlı kuvvetleri takviye etmek, sivil halk için temel ihtiyaç maddeleri ve ilaç teminini güvence altına almak ve İran İslam Cumhuriyeti’nin bir sonraki liderini seçmekten sorumlu anayasal dinî organ olan Uzmanlar Meclisi teşkili için gerekli süreci hazırlamak gibi konular karara bağlandı.
İran, İslam Cumhuriyeti’nin yeni lideri olarak Mücteba Hamaney’i Uzmanlar Meclisi’ne seçti. Bu karar, İran’ın dini rejiminin en güçlü bileşenleri arasında yer alan Devrim Muhafızları Birlikleri (IRGC)’nin yoğun baskısı altında alındı. Mücteba Hamaney, Babasının Ayetullahlıkta geçirdiği uzun yıllar boyunca kamuoyundan uzak durmakla birlikte rejim içinde oldukça etkili olduğu da bilinen bir şahsiyet.

Başka bir deyişle, sistem Hamaney ile birlikte ölmedi.
Sistem kendini yeni duruma uyarladı.
Bu gerçek, Washington’un beklentilerinin merkezindeki hesap hatasını ortaya koyuyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birçok kişi, İran’ın tek bir adam üzerinde dengede duran kırılgan bir rejim olduğuna inanıyordu. Bunlar, Yüksek Lider’i ortadan kaldırınca tüm yapının çökeceğini varsayıyorlardı.
Ancak İran’ın siyasi yapısı, özellikle liderin yok edilmesine yönelik saldırıları ve liderlik krizlerini atlatacak şekilde inşa edilmiştir. Güç, yönetim sürekliliğini topluca sürdüren dini konseyler, askeri komuta yapıları, istihbarat ağları ve dinî yetkililer gibi birden çok kurum üzerinden akar.

Bir kişiyi ortadan kaldırırsanız, yerine hemen bir başkası gelir.
Bu arada, Trump daha da ileri giderek Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ın bir sonraki Yüksek Liderini seçmede bir rol oynaması gerektiğini öne sürdü. Tahran’da, bu fikir açık bir şekilde reddedilerek küçümsendi. İranlı yetkililer bu yorumları “düşmanın nefret dolu hedeflerinin kanıtı” olarak nitelendirerek, İran liderliğinin kendi kurumları tarafından seçileceğini, yabancı bir güç tarafından dikte edilmeyeceğini vurguladılar.
Siyasi yelpazenin her kesiminden İranlılar için, —ister rejimin destekçileri ister muhalifleri olsun—kendi liderlerini Washington’ın seçeceği düşüncesi kabul edilemez. Kibirli Evangelist Şeyhi Pedofil Trump bunun aşağılama anlamına geldiğini göremeyecek kadar kendinden geçmiş.
Biz biliyoruz ki tarih aşağılanan ulusların teslim olduğuna tanık olmamıştır.
Beyaz Saray’ın zafer olarak nitelendirdiği şey Tahran açısından çok farklı görünüyor. İran, en güçlü figürünü kaybetmenin etkisini sindirdi ve faaliyetlerine devam ediyor. Hükûmeti işliyor, ordusu aktif ve liderlik devri süreci devam ediyor. Savaş rejime zarar verdi, ancak devleti kesintiye uğratmadı.
Bu ayrım önemli.
İmparatorluklar genellikle bir lideri öldürmenin savaşı kazanmak anlamına geldiğine inanır. Tarih ise bunu defalarca aksi yönde kanıtlamıştır. İdeolojiye, dine ve ulusal kimliğe dayalı siyasi sistemler, bir figür ortadan kaybolduğu için yok olmaz. Uyum sağlar, toparlanır ve mücadeleye devam ederler.
Bu yüzden Trump’ın koşulsuz teslim olma talebi bir strateji gibi değil, daha çok bir gösteri gibi geliyor bize.
İran, varlığını pazarlık konusu yapmıyor.
Bir sonraki liderini hazırlıyor.
















































