Haberi dinleyebilirisiniz!

Kavramlarla Oynamak, Gerçekleri Gizlemek: Kuşadası’nda Bir Algı İnşası Denemesi

Kuşadası’nda tartışılan şey bir “yörük çadırı” değildir.
Kavramları doğru yere koymadan sağlıklı bir tartışma yürütülemez.

Orada planlanan yapı;
geçici nitelikte olmayan,
çelik konstrüksiyonlu,
altyapısı kalıcı,
prefabrik bir binadır.

Ancak tartışma bilinçli biçimde başka bir zemine çekilmektedir.
Çünkü bu kentte mesele artık yapı değil, “algıdır”.
Gerçek değil, “temsildir”.

Güvercin Masa ihalesi, belgeleriyle “ihaleye fesat karıştırma” iddiaları eşliğinde kamuoyunun önüne düştüğünde sessiz kalanlar;
Sayıştay raporlarının satır aralarında dolaşmaktan imtina edenler;
Yargı süreci devam eden dosyalara mesafeli duranlar…

Bugün bir prefabrik yapıyı “çadır” kavramı üzerinden birde “Yörük” kelimesi eklenedek, kutsallaştırma yarışına girmiştir.

Bu noktada soru kaçınılmazdır:
Kamu zararının, usulsüzlük iddialarının, hukuki süreçlerin konuşulmadığı bir yerde;
hassasiyet neden bir anda mimari terminoloji üzerinden yükseltilmiştir?

Kuşadası halkı yıllardır çok net bir talep dile getiriyor:
Tariş arazisi yeşil alan olarak kalsın.

Bu talep ideolojik değil,
siyasi değil,
ekonomik değil;
kent hakkına dair bir taleptir.

Ne var ki Kuşadası’nda kent hakkı kavramı uzun süredir başka bir dile tercüme ediliyor.
Kamu yararı, söylemde kalıyor;
uygulamada ise üst kullanım hakları, uzun vadeli devirler ve imtiyazlı ilişkiler öne çıkıyor.

Burada asıl mesele şudur:
Kent hızla betonlaşırken,
en değerli alanlar sermayeye açılırken,
basın neden asıl soruların etrafından dolaşmayı tercih etmektedir?

Çünkü Kuşadası’nda eleştiri, belirli bir eşiği geçtiğinde başka bir refleks devreye girer:
Basın açıklaması.

Bu açıklamalar çoğu zaman cevap üretmez,
soruyu çoğaltır.
Ancak güçlü hukuk ağları,
eski yargı mensuplarının da dahil olduğu yapılar ve
geniş ticari ilişkiler bu açıklamaları etkili kılar.

Tesadüf mü?
Kuşadası’nda FETÖ davalarından yargılanan isimleri savunanlarla aynı hukuki zeminde yürünmesi yalnızca bir tesadüf müdür?

Bugün Kuşadası’nın karşı karşıya kaldığı zararların bir bölümü Sayıştay raporlarına girmiştir.
Bir bölümü adli mercilerin konusudur.
Bazı dosyalar için duruşma günleri dahi bellidir.

Ancak bu başlıklarda derinlikli bir kamu tartışması yoktur.
Buna karşılık simgesel tartışmalar, gerçek tartışmaların yerini almaktadır.

“Belediye binası keyfiyetten değil, depreme dayanıksız olduğu için boşaltıldı” deniyor.

Bu ifade tek başına doğrudur.
Ancak doğrular bağlamından koparıldığında hakikat üretmez.

Asıl soru şudur:
Neden aynı alanda yeni bir belediye binası inşa edilerek kamu kullanımına devam edilmemiştir?
Neden bu alan 2886 sayılı yasa kapsamında ihale edilmiş,
üst kullanım hakkı ile 30 yıllığına özel sermayeye devredilmiştir? Devredilirken Kuşadası halkına sorulmuşmudur?

Bu soru sorulmadıkça yapılan her açıklama eksiktir.

Daha da önemlisi şudur:
Kısmet Otel,
Yat Limanı,
Liman, Satılan çöplük arazisi ve diğer mülkler. Betona boğulan Kuşadası.

Kuşadası’nın kaderini doğrudan etkileyen bu başlıklarda pasif kalan bir belediyecilik anlayışı,
kent yönetimi açısından nasıl izah edilebilir?

Şu soru hâlâ yanıtsızdır:
Kuşadası halkının tamamına, somut ve kalıcı yarar sağlayan kaç proje sayılabilir?

İhaleler sürekli tartışmalı,
çevredeki aktörler hızla zenginleşmiş,
kamu zararı raporlarla kayıt altına alınmış,
ancak şeffaflık hâlâ sınırlıdır.

Güvercin Masa ihalesi,
Sayıştay bulguları,
usulsüzlük iddiaları ve
yargı süreçleri…

Bunların yerine bir prefabrik yapının “çadır” kavramı üzerinden tartışılması,
sadece bir algı yönetimi denemesidir.

Basın desteği güçlü olduğunda ses Ankara’ya ulaşabilir.
Ancak tarih şunu defalarca göstermiştir:
Belgeler unutmaz.
Raporlar susmaz.
Kent hafızası silinmez.

Gün gelir,
temsiller değil,
gerçekler konuşur.