Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Maraş: Unutmanın Suçu, Hatırlamanın Sorumluluğu

“Katliam yıl dönümü yazısı” değil,
“Maraş üzerine referans köşe yazısı”dır.

19–26 Aralık… Takvim yapraklarında sıradan bir hafta gibi duran bu günler, bu ülkenin hafızasında kanla, ateşle ve suskunlukla kazılıdır. Kahramanmaraş’ta öldürülen sadece insanlar değildi; birlikte yaşama umudu, komşuluk hukuku ve Cumhuriyetin vicdanı da o günlerde katledildi.

Maraş Katliamı, bir öfke patlaması değil; örgütlü bir nefretin, planlı bir sessizliğin ve göz göre göre işletilen bir cezasızlık rejiminin ürünüdür. Kapılar işaretlendi, evler yakıldı, çocuklar annelerinin gözleri önünde öldürüldü. Ve bütün bunlar olurken devlet vardı. Ama adalet yoktu.

Bugün hâlâ en büyük suçun ne olduğunu soracak olursak, cevabı nettir: Unutmak. Çünkü unutmak, suça ortak olmaktır. Unutmak, katliamı tarihin tozlu raflarına kaldırıp faillerin mirasını bugüne taşımaktır.

Maraş’ta Alevi yurttaşlar hedef alındı. Ama aslında hedefte laiklik vardı, eşit yurttaşlık vardı, Cumhuriyet fikri vardı. O yüzden Maraş bir “mezhep çatışması” değildir. Maraş, Cumhuriyetle hesaplaşmanın en kanlı sayfalarından biridir.

Devlet aklı, o gün sadece seyretmedi; sonrasında da korudu. Çünkü bu tür katliamlar, rastlantısal şiddet patlamaları değil; siyasal mühendisliğin, toplumsal korkular üzerinden yürütülen bir yeniden dizayn sürecinin parçasıdır. Maraş’ta mezhep kimliği, sınıfsal gerilimlerle ve Soğuk Savaş koşullarının antikomünist iklimiyle bilinçli biçimde çakıştırıldı. Yoksulluk, güvensizlik ve bilinçli dezenformasyon, komşuyu komşuya düşman eden bir araç hâline getirildi.

Yargı ise bu sürecin ardından adaleti değil düzeni tercih etti. Cezasızlık, yalnızca hukuki bir eksiklik değil; yeni suçlara verilen zımni bir izindir. Faillerin çoğu cezasız kaldı, bazıları ödüllendirildi, bazıları kariyer yaptı. Maraş’ın yarası bu yüzden kapanmadı. Çünkü adaletle kapanmayan hiçbir yara, toplumun bilinçaltında sessiz bir tehdit olarak yaşamaya devam eder.

Maraş’tan sonra Çorum geldi, Sivas geldi. Aynı zihniyet, aynı karanlık, aynı suskunluk… Değişen sadece tarih oldu. Ve biz her seferinde ‘bir daha asla’ dedik ama yüzleşmedik.

Bugün Maraş’ı anmak, sadece ölenleri hatırlamak değildir. Bugünü anlamaktır. Nefret dili yeniden üretilirken, farklı olan hedef gösterilirken, adalet yine ertelenirken Maraş hâlâ aramızdadır.

Bu yüzden Maraş bir geçmiş değil, sosyolojik bir laboratuvar, siyasal bir uyarı ve ahlaki bir eşiktir.

Hafıza, bu ülkenin en devrimci eylemidir. Hatırlamak, inkârın karşısında durmaktır. Hatırlamak, ‘bir daha olmayacak’ demenin tek yoludur.

Maraş’ı unutmayacağız.

Çünkü Maraş, sadece 1978’in karanlığı değildir; yüzleşmeyen her toplumda yeniden üretilebilen bir şiddet modelidir. Devlet, yurttaşına eşit mesafede durmadığında; hukuk, iktidarın gölgesine sığındığında; siyaset, toplumu ayrıştırmayı yönetme tekniği olarak benimsediğinde Maraş mümkündür.

Bugün hâlâ ‘ama’, ‘fakat’, ‘o günün şartları’ deniliyorsa; Maraş bitmemiştir. Bugün hâlâ farklı olana parmak sallanıyor, inançlar ve kimlikler siyasal mühimmat hâline getiriliyorsa; Maraş sürmektedir.

Bu yazı bir yas metni değildir. Bu yazı, bir uyarıdır. Bilimsel, tarihsel ve toplumsal verilerle sabittir ki yüzleşmeyen toplumlar aynı suçları daha örgütlü biçimde tekrarlar.

Hatırlamak bir tercih değil, tarihsel bir sorumluluktur.

Unutanlar, yalnızca geçmişi değil; geleceği de yakar.

Ekrem ÖRSOĞLU