Köşe yazılarımız, yazarlarımızın özgür iradesinde olup, kendilerini bağlar…
DEMOKRASİ İÇİN OMUZ OMUZA

Hep yazdığım gibi, kapitalizm 1960’ların sonlarından itibaren küreselleşme sürecine girdi ve hiçbirimizin hayal edemeyeceği kadar sömürüyü ve adaletsizliği artırdı. Halen dünya çapında 2024 yılı itibarıyla 2.781 milyarder bulunuyor ve bu milyarderlerin toplam serveti yaklaşık 14,2 trilyon dolardır. Buna karşın, dünya nüfusunun en yoksul %50’inin toplam serveti yaklaşık 2,5 trilyon dolar civarındadır. Bu durumda, 2.781 milyarderin serveti, dünya nüfusunun en yoksul %50’sinin servetinin yaklaşık 5,7 katı olmaktadır. Ayrıca, 828 milyon insan yetersiz beslenme tehlikesiyle karşı karşıyadır; 733 milyon insan ise açlık çekmektedir. Kısa sürede dünyayı bekleyen sorunlar ise felaket niteliğindedir: hava koşulları, iklim değişikliğine karşı alınan yetersiz önlemlerin başarısız kalması, doğal felaketler, biyoçeşitlilik kayıpları, insan yapımı doğa felaketleri, salgın hastalıklar ve soykırımlar.
Bu nedenlerle, dünyayı geldiğimiz bu ekonomik koşullarda demokrasiyle yönetmek mümkün değildir.

Bizim gibi ülkeler başta olmak üzere, az bile olsa demokrasiyle yönetilen devletler ve dolayısıyla 1970’lerin başından beri çatırdayan vatandaş devleti anlayışı sona ermiştir. Artık devletler, doğrudan küresel sermaye tarafından yönetilmektedir. Dünyanın en büyük ülkelerinin başına getirilen Trump, Biden, Johnson, Macron gibi liderlerin yetersizliği bunun en açık kanıtıdır.

Dünyamız, geldiğimiz bu ekonomik koşullarda demokrasiyle yönetilemez hale gelmiştir.
Az gelişmiş ülkelerde ise durum daha da kötüdür. Türkiye’de en zengin %1’lik kesim, toplam servetin yaklaşık %39,5’ine sahiptir. Bu oran, nüfusun en yoksul %90’ının sahip olduğu toplam servetten daha fazladır; bu kesim toplam servetin sadece %30,2’sine sahiptir.
Ülkemizde, küreselleşme sürecinde geçişte, 12 Mart-Eylül ve 28 Şubat ile yapılan hazırlıklardan sonra 2001 yılında kurulan AKP, başlangıçta birçok sahte aydının da desteğini alarak liberal İslam söylemini kullanarak 2002 yılında iktidara getirilmiştir. Ancak başkanları Recep Tayyip Erdoğan, hemen küresel sermayenin Ortadoğu’yu bölme projelerini sahiplenmiş ve kendisine “BOP EŞ BAŞKANI” sıfatını uygun görmüştür.

İktidara geldiklerinde, Turgut Özal’ın 1983’te İmam Hatip liseliler için (tüm üniversitelere girme hakkını kazanmaları için o güne kadar var olan fark sınavını) kaldırmasından sonra, iktidardaki tüm partilerce devletin önemli makamlarına yerleştirilen İslamcı bürokrat kadroları zaten hazır bulmuşlardır. AKP’nin kuruluşunda baş aktör olan FETÖ ve taraftarları da yeteri kadar kullanıldıktan sonra 15 Temmuz’da bertaraf edilmiştir. NATO’ya girdiğinden ve özellikle de 12 Eylül’den sonra zaten yarı hazır olan askeri bürokrasi de bildiğimiz komplolarla süreç içinde bugünkü haline getirilmiştir. Aynı süreçte yargının tamamı ele geçirilmiş, TBMM’nin tüm işlevleri yok edilerek başkanlık sistemine geçilmiştir. Büyük kısmı yandaş olan medyadaki muhalif görünen kişiler, parti başkanları ve vekiller üzerinde baskılar arttırılarak, bir kısmı hapse gönderilmiş olup, gönderilmeye de devam edilmektedir. Başta düşünce özgürlüğü olmak üzere birçok temel hak ve özgürlük yok edilmiştir. Devletin tüm varlıkları ise talan edilerek ekonomi iflas noktasına getirilmiştir.
Yıllardır Meclis yüzü göremezken, ana muhalefete getirilen CHP’de ise, halkın hiç sevmediği, Erdoğan’ın yolunu açan hizipçi Baykal gibi bir lider bile fazla görülerek, yıllardır sağır sultanın duyduğu ilişkisi kasetlere yansıtılarak başkan değişikliği yapılmıştır. Kılıçdaroğlu, demokrasinin yok edildiği 18 yıl boyunca, arkasını da getiremediği “Adalet Yürüyüşü” dışında hiçbir muhalefet yapmamıştır. Diğer muhalefet partileri ise AKP veya MHP’den kopmuş benzeri kadrolardan oluşmaktadır. Bu partiler, hep beraber son Cumhurbaşkanlığı seçiminde görevlerini yaparak ülkeyi getirdiği bu felaket durumda bile Erdoğan’ı tekrar Cumhurbaşkanı seçtirmişlerdir. 40 yıldır kitlelerden kopuk olan sol, biraz gelişiyor derken, akla mantığa aykırı şekilde genel başkanlarını, en sevilen belediye başkanlarını birer ilçeden aday göstererek bu sefer daha da hızlı bir düşüşe geçmiştir. Erdoğan da ekonomi kötüleştikçe hep yaptığı gibi bu partilerle oynamakta, istediği gündemleri yaratıp halkın ilgisini oralara çekmektedir.
Ana muhalefette ise Kılıçdaroğlu’nun hep yönetiminde ve yanında olarak yanlışlarını eleştirdiğini hatırlamadığımız yeni başkan hâlâ kendine bir kimlik yaratmaya çalışmaktadır. Partideki atanmış vekil ve özellikle de yerel yöneticilerin durumuna baktığımızda, demokrasi mücadelesi konusunda bu parti en ufak bir ümit vermemektedir.
Bu şartlarda, demokrasi mücadelesi de ezenlerin en büyük silahlarından biri olan ve son zamanlarda çok yükseltilen kimlik politikaları tuzağına düşmeden, esas düşmanın küresel sermaye olduğunu unutmadan, partili veya partisiz de olsa kendilerine solcu, ilerici, aydın diyenlere kalmaktadır. Yoksa dünya ve ülkemiz kıyamete doğru hızla yol almaktadır.
















































