MUHALEFETİN SINAVI: SAVUNMA MI, SİYASET Mİ?

RAHMİ DİLLİGİL
Bir gazetecinin sözleriyle başlayan tartışma, aslında toplumun içinden yükselen daha derin bir sorgulamayı görünür kıldı: Muhalefet, savunma hattına mı sıkıştı, yoksa siyaset üretmekten mi uzaklaştı?
Son günlerde Fatih Altaylı’nın dile getirdiği eleştiriler, yalnızca bir medya çıkışı olarak okunamaz. Bu sözler, uzun süredir biriken bir rahatsızlığın dışa vurumu olarak değerlendirilmelidir.

Çünkü mesele bir kişi ya da bir cümle değildir.
Mesele, seçmenin zihninde giderek büyüyen bir boşluktur.
Yıllardır Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy veren geniş bir kitle var. Bu tercih çoğu zaman tarihsel bir bağlılık, bir kimlik ve bir sorumluluk duygusuyla şekillenmiştir. Ancak bugün o seçmenin bir kısmı, ilk kez bu kadar açık bir şekilde şu soruyu sormaktadır:
“Biz neye oy verdik, karşılığında ne görüyoruz?”
Elbette muhalefet, hukuki süreçlerle karşı karşıya kalan mensuplarını yalnız bırakmaz. Adalet talep etmek, hak aramak, haksızlık gördüğünü düşündüğü durumlara itiraz etmek siyasetin doğasında vardır.
Ancak siyaset yalnızca savunmadan ibaret hale geldiğinde, toplumun gündelik hayatına dokunan alanlar giderek silikleşir.
Oysa seçmen;
bir tartışma değil, bir yön görmek ister.
bir polemik değil, bir program duymak ister.
bir savunma değil, bir gelecek tasavvuru bekler.

Bugün bir sanatçı, yaşadığı şehirde nitelikli sahneler arıyor.
Bir genç, kültür ve üretim alanlarının çoğalmasını istiyor.
Bir yurttaş, belediyesinden hayatını kolaylaştıran somut hizmetler bekliyor.
Siyaset, bu beklentilere temas ettiği ölçüde anlam kazanır.
Ancak mevcut tabloda, siyasal söylemin büyük ölçüde yargı süreçleri ve kriz başlıkları etrafında döndüğü görülüyor. Bu durum, seçmenin gözünde siyaseti daraltıyor; onu bir çözüm alanı olmaktan çıkarıp, bir savunma refleksine indirgeme riski taşıyor.
Diğer yandan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel referansları ile güncel politik dili arasında da dikkat çekici bir mesafe oluşmuş durumda. “Altı ok” gibi kurucu ilkelerin, bugünün dünyasında nasıl somut politikalara dönüştürüleceği sorusu, hâlâ yeterince net cevap bulabilmiş değil.

Seçmen artık geçmişe yapılan atıflardan çok, geleceğe dair inşa edilebilir bir yol haritası görmek istiyor.
Bir diğer önemli başlık ise güven meselesidir. Günümüz siyasetinde seçmen yalnızca vaatleri değil, aynı zamanda şeffaflığı ve hesap verebilirliği de talep ediyor. Bu talep karşılanmadığında, eleştiriler daha sert, sorgulamalar daha derin hale geliyor.
Bu nedenle bugün dile getirilen itirazları küçümsemek yerine anlamaya çalışmak gerekir.
Çünkü bu itirazlar, kopuşun değil; hâlâ süren bir beklentinin işaretidir.
Siyaset, sadece karşı çıkmak değil;
aynı zamanda kurmak, üretmek ve ikna etmektir.

Ve belki de asıl mesele şudur:
Muhalefet, savunduğu değerleri yeniden üretebilecek bir siyasal dili inşa edebiliyor mu?
Bu soruya verilecek cevap, sadece bir partinin değil; Türkiye’de demokrasinin geleceğini de belirleyecektir.
















































