SAAT KULESİ, VİCDAN VE BİR BAŞKAN!

İzmir’de bir ödül törenindeyim.
2025 yılının “en iyileri” ödüllendiriliyor.
Plaket İzmir Saat Kulesi maketiyle bezenmiş.
Bu ülkede nadir görülen bir şey bu:
Gösteriş değil, anlam taşıyan bir simge.
Saat Kulesi yalnızca zamanı ölçmez.
Bazen bir kentin vicdanını da gösterir.
Ve o akşam, İzmir’de saat tam da olması gereken yeri işaret ediyordu.

Törende bir belediyenin Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü ile tanışıyorum.
Reflekslerim hazır.
Çünkü bu ülkede basınla temas, çoğu zaman örtülü tehditlerle başlar:
“Şunu yazma…”
“Bunu görme…”
“Karşılığını düşün…”
Ama karşımdaki cümle bütün ezberi bozuyor:
“Rica etsem, belediyemizle ilgili olumsuz haberlerinizi bize bildirir misiniz?
Gereğini yapalım.
Bilgimiz olursa minnet duyarız.”
Bir an sessizleşiyorum.
Çünkü bu ülkede “olumsuz haber” demek;
telefon demek,
baskı demek,
dava demek,
ilan kesme demek…
Burada ise “hesap verme iradesi” var.
Halkla ilişkiler dediğiniz şey,
basını susturmak değil,
basından öğrenmektir.
O an şunu soruyorum kendime:
Böyle düşünen bir halkla ilişkiler yöneticisi varsa,
o belediyenin başkanı nasıl biridir?

Cevap çok geçmeden çıkıyor karşımıza.
Antalya Muratpaşa Belediye Başkanı Ümit Uysal,
ödülünü almak için Antalya’dan İzmir’e gelmiş.
Ne koruma ordusu var,
ne protokol tantanası,
ne yapay bir heybet…
Ufak tefek, güler yüzlü, sade.
Sade ama bu ülkede artık neredeyse “yasaklı” bir vasıfla:
Gösterişsiz.
Antalya gibi turizmin kalbinde bir ilçeyi yöneteceksin,
ama hâlâ halktan biri gibi duracaksın.
İnsanın şaşırmaması mümkün değil.
Çünkü biz yıllardır şuna alıştırıldık:
Başkan büyür, halk küçülür.
Koltuk yükselir, temas azalır.

Ümit Uysal bu ezberi bozanlardan.
Kürsüye davet ediliyor.
Ve o küçük bedenden koca bir akıl yükseliyor.
Konuşmasına tek bir soruyla başlıyor:
“Egemenlik nerede başlar?”
Cevap gecikmiyor:
“Gümrüklerde başlar.”
Ve oradan giriyor meselelere…
Dışa bağımlılığa,
üretimsizliğe,
turizm masallarıyla oyalanan ekonomiye…
Sonra belediyeciliğe geliyor sıra.
Ve cümle düşüyor salona,
taş gibi, net, sarsıcı:
“Benim başkanlığım döneminde hiçbir işi ihaleye çıkarmadık,mülk satmadık.
Tüm hizmetleri belediyemizin araçlarıyla ve kendi personelimizle yaptık.”
O an zihnimde başka sahneler beliriyor.
Sayıştay raporları…
İhale oyunları…
Rant hesapları…
Mahkeme koridorlarında sürünen dosyalar…
Ve kendini ‘sosyal demokrat’ diye pazarlayıp,
belediyeyi holding gibi yöneten vitrin başkanlar…

Demek ki oluyormuş.
Demek ki “yapılamaz” dedikleri şey,
sadece **yapmak istemeyenlerin bahanesiymiş**.
Merak ediyorum:
Bu adamın mesleği ne?
Kafamda doktora yapmış bir ekonomist var.
Meğer avukatmış.
Bildiğin avukat.
Üç saat birlikteyiz.
Bir kez bile “Ben hukukçuyum” demedi.
Bir kez bile “Seni mahkemeye veririm” tehdidine sığınmadı.
Dayanamıyorum, soruyorum:
“Sizde de ilçe başkanlarıyla birlikte,
elli yıllık partilileri sorgusuz sualsiz partiden atanlar var mı?”
Gözlerimin içine bakıyor.
Kaçmıyor.
Kıvırmıyor.
Politik manevra yapmıyor.
Sadece şu cümle dökülüyor dudaklarından:
“Ne büyük yara bu…”
İşte ayrım tam da burada başlıyor.
Bazıları yarayı inkâr eder.
Bazıları üzerini örter.
Bazıları da o yarayla yüzleşir.

Tam umudun tükendiği bir dönemde,
böyle bir yüzleşmeye tanık olmak insana nefes aldırıyor.
Halkın içinde,
yüzde 65 oyla üç dönemdir seçilmiş,
mal varlığını gizlemeyi bırakın,
görev süresince fakirleşmiş bir belediye başkanı…
Evet.
Hâlâ mümkünmüş.
Yolun açık olsun Başkan Ümit Uysal.
Bu ülkede Saat Kuleleri hâlâ doğru zamanı gösteriyorsa,
bir yerlerde belediyecilik hâlâ ahlak meselesi demektir.

















































