Haberi dinleyebilirisiniz!

24 Kasım’ın Gölgesinde: Bir “Öğretmenler Günü” Dayatmasının Anatomisi

Yine bir 24 Kasım.
Yine aynı sorular, aynı burukluk, aynı zoraki kutlamalar…
Ve yine, 12 Eylül’ün gölgesinden çıkamayan bir toplumsal alışkanlığın yıldönümü.

Bu ülkede birçok şey gibi “Öğretmenler Günü” de bize ait bir gelenekten, pedagojik bir gerekçeden ya da toplumun ortak vicdanından doğmadı. 24 Kasım, 1981 yılında –yani 12 Eylül’ün en karanlık günlerinde– askeri yönetimin bir “karar”ıyla hayatımıza sokuldu. Kışlanın soğuk duvarlarında alınan bu kararın, öğretmenin sıcak nefesiyle, öğrencinin umut dolu bakışıyla, eğitimin özgürleştirici ışığıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu.

Bugün dünyanın büyük bölümü Öğretmenler Günü’nü 5 Ekim’de, UNESCO’nun da kabul ettiği evrensel bir tarih ile kutluyor.
Peki bizde neden ısrarla 24 Kasım?

Resmi gerekçe belli: Mustafa Kemal Atatürk’ün “Başöğretmenlik” unvanını kabul ettiği gün.
Ne büyük bir onurdur, ne büyük bir mirastır…
Ama bu mirasın ardına saklanarak darbe döneminde alınmış bir kararı kutsallaştırmak, Atatürk’ü araçsallaştırmak değil midir?

Atatürk eğitimi, öğretmeni, okumuş toplumu; yani fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesilleri savundu.
Bugün öğretmenlerin büyük kısmı atanamadığı için işsiz; atananlar yoksulluk sınırının altına itilmiş; özel okul öğretmeni asgari ücretle “çakılı sözleşmeye” mahkûm edilmişse…
Bu tabloya 24 Kasımın hangi yüzü “kutlama” der?

Üstelik 24 Kasım’ın topluma dayatılması, öğretmenleri onurlandırmaktan çok, onların mücadele gücünü törpülemeye dönük bir sembolizm taşıyor. Öğretmenin ekonomik bağımsızlığı yoksa, okulda özgürlüğü yoksa, sınıfta söz hakkı yoksa; ona bir gün verip yılda 364 gün yok saymak hangi vicdana sığar?

Biz “Başöğretmen”in arkasına sığınıp 24 Kasım’da çiçek dağıtanlardan değiliz.
Biz, Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitim vizyonunu gerçek anlamıyla sahiplenenlerdeniz.
Ve o vizyon bize şunu söylüyor:

Öğretmen için bir gün değil, her gün mücadele gerekir.
Eğitimi özgürleştirmeden toplumu özgürleştiremezsiniz.

Bu yüzden soruyorum:

— Madem dünya 5 Ekim’i benimsemiş, neden biz hâlâ 12 Eylül’ün gölgesinden çıkamıyoruz?
— Madem Atatürk’ün öğretmene verdiği değer kutsaldır, neden öğretmen bugün geçinemiyor, neden sesini duyuramıyor?
— Madem “başöğretmenlik” unvanı bu kadar önemlidir, neden Atatürk’ün eğitim devrimi bugün bu kadar yok sayılıyor?

Belki de en büyük yüzleşme şudur:
Biz 24 Kasımı Atatürk’ün mirası sandık; oysa 24 Kasım, darbenin mirasıydı.
Atatürk’ün gerçek mirası ise öğretmenin emeğiydi, aydınlığıydı, özgürlüğüydü.

Bu yüzden…
Ben bugün öğretmenleri kutlamıyorum.
Bugün, öğretmene hak ettiği değerin verilmediği gerçeğini hatırlatıyorum.
Bugün, 12 Eylül’ün izlerini silmeden hiçbir hakkın gerçek anlamda iade edilemeyeceğini söylüyorum.

Ve bugün, her 24 Kasım’da olduğu gibi, şunu tekrar ediyorum:

Başöğretmen’in mirasına sahip çıkmak, “tarihi” değil “hakikati” savunmaktır.

Öğretmenlerimizi, 12 Eylül’ün değil; bilimin, özgürlüğün ve Atatürk’ün ışığında yeniden onurlandıracağımız günlere…