TAŞIN ALTINDAN TARİH ÇIKIYORSA, ÜSTÜ BETON OLAMAZ

Kuşadası Balıkçılar Çarşısı’nda “tadilat” adı altında yürütülen çalışmalar, bir yapıyı değil, bir kentin hafızasını tehdit mi ediyor? Mustafa Saraç’ın işaret ettiği Taş İskele iddiası, artık hukuken de görmezden gelinemeyecek kadar ciddi.
Bir kentin hafızası, arşivlerde değil; taşındadır, iskelesindedir, kıyısındadır. Kuşadası gibi yüzyıllardır denizle yaşayan bir yerleşimde bu gerçek daha da çıplak hâliyle karşımızda durur. Ve bugün, bu hafızanın üstüne beton dökülüp dökülmediğini sorgulamak yalnızca vicdani değil, hukuki bir zorunluluktur.
Kuşadası’nın yerlisi, “Adalı” lakaplı Mustafa Saraç’ın sosyal medyada yaptığı son paylaşım, basit bir serzeniş değildir. Bu paylaşım, kentin yakın tarihine tanıklık etmiş bir ismin, taş taş gezmiş bir belleğin açık uyarısıdır.
“Neden toptan yıkıp sıfırdan inşa etmiyoruz?” sorusunun cevabını da kendisi vermektedir: Çünkü yıkılırsa, altından bu kentin en muhteşem tarihi eseri olan Taş İskele çıkacaktır.

İşte mesele tam da buradadır.
Yılan hikâyesine dönen Balıkçılar Çarşısı süreci, kamuoyuna “güçlendirme” olarak sunulmuştur. Oysa taşıyıcı kolonların kesildiği iddialarıyla başlayan bu süreç, binanın neredeyse baştan aşağıya müdahale edilmesine kadar uzanmıştır.
Sorulması gereken soru nettir:
Eğer yapı bu denli kapsamlı bir tadilata ihtiyaç duyuyorsa, neden yıkılıp yeniden, daha sağlam ve daha düşük maliyetle yapılmamıştır?

Bu sorunun cevabı, Mustafa Saraç’ın işaret ettiği yerde yatıyor olabilir.
Çünkü 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 3 ve 6. maddeleri, korunması gereken kültür varlıklarını açıkça tanımlar. Aynı Kanun’un 9. maddesi, kültür varlığı bulunma ihtimali olan alanlarda her türlü inşai ve fiziki müdahaleyi izne bağlar.
Daha açık söyleyelim:
Tarihi bir yapı ihtimali bulunan bir alanda, izin alınmadan yapılan her müdahale hukuka aykırıdır. Kaldı ki, Hukuk eğitimi aldığını her fırsatta dillendiren bir Belediye Başkanının yönetiminde, bizim bunlardan söz dahi etmememiz gerekir.

Üstelik aynı Kanun’un 65. maddesi, tescilli ya da tescil edilmesi gereken kültür varlıklarını tahrip edenler hakkında adli ve cezai yaptırımlar öngörmektedir. “Bilmiyorduk”, “fark edilmedi”, “denk geldi” gibi savunmaların hukukta bir karşılığı yoktur.
Tarihi değerin varlığı ihtimali dahi, derhal çalışmanın durdurulmasını gerektirir.
Eğer bu inşaat alanının altında Kuşadası’nın tarihsel dokusuna ait bir taş iskele, köprü ya da benzeri bir yapı varsa; bu artık bir iddia değil, resen soruşturulması gereken kamusal bir konudur.
Aksi hâlde, geri dönüşü olmayan bir kültürel kaybın sorumluluğu, susanların da omuzlarında olacaktır.

Buradan açık ve net bir çağrı yapmak zorundayız:
Kültür Varlıkları Koruma Kurulları, ilgili belediye birimleri, müze müdürlükleri ve yetkili tüm kamu kurumları; bu inşaat sahasında ivedilikle bilimsel, teknik ve hukuki bir inceleme başlatmakla yükümlüdür.
Varsa tarihi bir yapı, ortaya çıkarılmalı; yoksa da bu iddia, kamuoyuna resmî raporlarla açıklanmalıdır.
Kuşadası’nın taşına, iskelesine, sahiline sahip çıkmak; romantik bir nostalji değil, kanundan doğan bir kamu görevidir.
Tarihin üstüne beton dökülmesine göz yuman herkes, yalnızca vicdanen değil, hukuken de sorumludur.
Ve biz, tarihin üstüne beton dökülürken susanlardan olmayacağız.














































