TEK ADAMLAR, ILIMLI İSLAM VE UTANGAÇ SOL

Dünya’da insanlık, ABD Başkanı Trump’un ulus devletlere yönelik saldırılarını gördükten sonra, “dünya yeniden Ortaçağ karanlığına giriyor” dersek abartmış olmayız. Burada Trump’un işini kolaylaştıran temel unsur; dünyada kendi kişisel çıkarlarını ülke çıkarlarının üzerinde gören, ülkelerinde tek karar mercii haline gelmiş yöneticilerin sayısının giderek artmasıdır.
Dünya’da burjuvazi, geçmişte önderlik ettiği moderniteyi ve aydınlanmacılığı terk etmiştir. Ülkelerinde yaratılan yeni hâkim sınıfların, iktidarlardan kendilerinden daha fazla pay aldığını gören burjuvazi; bu yeni iktidar yanlısı sınıflarla ittifak yaparak, aydınlanmayı ve moderniteyi bir kenara bırakmış, ülkelerindeki iktidarların payandası olmayı kabul etmiştir. Bunu özellikle Güney Amerika’da ve dünya coğrafyasının farklı bölgelerinde önümüzdeki süreçte çok daha net göreceğiz.
Özellikle sanayi devrimini yaşamamış, kendi ideolojisi ve sınıfsal kültürü oluşmamış olan bu yeni “arabesk burjuvazi”, bu tutumuyla hem kendi sınıfını hem de aydınları, demokratları ve yurtseverleri cezalandırmaktadır.

İnsanlık genel olarak yeni bir Ortaçağ’a sürüklenirken; bir yanda teknolojik ve dijital bir Ortaçağ’a itilen Batı dünyası, diğer yanda ise yüzyıllar önce Ortaçağ’a girmiş ve hâlâ bu çağdan çıkma isteği dahi göstermeyen Doğu/İslam dünyası bulunmaktadır. Bilimi, aklı ve mantığı kullanmadığı için bu Ortaçağ’dan çıkamayan, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış Doğu/İslam dünyasının varlığı, insanlık adına büyük bir şanssızlıktır.
Dünya’nın en zengin doğal kaynakları üzerinde oturan İslam coğrafyası, yıllardır bilerek tutulduğu Ortaçağ’dan çıkamadığı gibi; çıkamayışının temel nedenlerinden biri de kendisini her koşulda sömüren “beyaz adam” kültürü ve teknolojisinin, yerli yöneticiler eliyle benimsenmesi ve bu yöneticilerin beyaz adamlarla birlikte yol yürümesidir. Ülkelerde “Ahmet gider, Mehmet gelir” anlayışı hâkimdir.

Son günlerde İran’da mollalar rejiminin yıkılarak, Şah Rıza Pehlevi’nin oğlunun İran’ın başına getirilmek istenmesi ve yeniden monarşinin hayata geçirilme çabası, bu anlayışa oldukça çarpıcı bir örnektir.
Laiklik, demokrasi, aydınlanma ve modernleşme; Batı dünyası ve emperyalizme göre İslam dinine ve İslam dünyasının doğasına aykırıdır. Onlara göre İslam ülkeleri, en fazla sandığa dayalı; ancak sınırları baştan çizilmiş, din/inanç eksenli, kontrollü ve “ılımlı İslam” modeliyle yönetilebilir. Daha ileri adımlar atmaya kalkıldığında, Suriye örneğinde olduğu gibi başlarına neler geldiği ortadadır.
Türkiye’de siyasal İslamcı partiler analiz edilirken, yukarıdaki gerçeklerin göz ardı edilmemesi gerekir.
Türk aydınının “utangaç solculuğu”nun bir sonucu olarak; ülke değerleriyle zaman zaman çatışan, demokrat sanılarak peşine takınılan ve merkeze ya da dünyaya hitap ettiği düşünülen Anahtar Parti, DEVA, Gelecek, YRP, HÜDAPAR, BBP, DEM ve elbette AKP de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Çünkü Batı dışındaki Ortadoğu ve İslam coğrafyasında yer alan din ve ırk temelli partiler, kendi içlerinde son derece geçişkendir.
Bunu siyasal yaşamda açıkça görmek mümkündür. Örneğin MHP’den ya da AKP’den ayrılan seçmenler, kendisine ideolojik olarak daha yakın gördüğü Anahtar Parti, DEVA, İYİ Parti, HÜDAPAR, YRP ve Zafer Partisi gibi yapılara yönelmektedir.
AKP ve MHP’den kopan seçmen, ekonomik tercihini ön plana aldığında CHP’ye yönelebilir. Ancak hiçbir zaman TİP, Sol TKP gibi daha soldaki partilere gitmez. Bunun temel nedenlerinden biri; Türkiye solunun, enternasyonal söylem geliştirmeye çalışırken halkla arasına din, ulusal değerler, bayrak ve ulus devlet üzerinden mesafe koyması ve bu nedenle toplumda ciddi bir güvensizlik yaratmasıdır. Bu durum en çok emperyalizmin işine yaramaktadır.
Yıllardır Batı tarafından Ortadoğu ve İslam coğrafyasına dayatılan din anlayışı ve desteklenen iktidarlar sayesinde, bu ülkeler rahatlıkla yönetilmekte ve yönlendirilmektedir. Laik ve seküler yönetim biçimlerinin bulunmadığı bu coğrafyada emperyalizm, her zaman tek adamlarla muhatap olmayı tercih eder. Gerektiğinde bu tek adamları değiştirir, işine geldiği sürece iktidarda tutar; kullanım süresi dolduğunda ise kolaylıkla gözden çıkarır.
Ortadoğu ve İslam coğrafyasında bu düzeni bozan, emperyalizme kafa tutan ve teslim olmayan tek lider Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Ancak devrimlerinin kalıcı hale gelmesi, kök salması ve toplumsal dönüşümün tamamlanması; ömrünün kısa olması nedeniyle mümkün olamamıştır.
Bugün dünya çok büyük bir sınavla karşı karşıyadır: Ya Ortaçağ karanlığını yırtıp atacaktır ya da yüzyıllar önce yaşanan Ortaçağ yeniden sahneye çıkacaktır. Dünya’da giderek saldırganlaşan, ülkelerin kaynaklarını gasp eden ABD emperyalizmi mutlaka durdurulmalıdır. Bunun nasıl olacağını ise siyasal tarihçiler düşünsün.
Türkiye’de ise ergenlik çağındaki genç bir erkek gibi, karşı cinse açılamayan; bugün için “genç delikanlı” konumunda olan siyasal partileri tanımlayan bu utangaç sol anlayış üzerine, özeleştiri kültürü açısından artık ciddi bir yazı yazmak elzem hale gelmiştir.
















































