Ohrid ve Aşk

Ohrid’e vardığımızda, göl sabahın serinliğinde usulca nefes alıyordu.
Hava hafif serin ama bir o kadar da yumuşaktı. Yaz sonunun o durgun sessizliği, şehrin üzerine ince bir tül gibi serilmişti.
Konakladığımız yer, çarşıya bakan küçük bir taş binaydı.
Balkonundan esen rüzgâr arasında usulca dans ediyordu.
İçeri girdiğimizde göz göze geldik ve gülümsedik.
Bu seyahat, sadece bir kaçamak değil; belki de bir başlangıcın eşiğiydi.
İlk günümüzü göl kenarında yürüyerek geçirdik. Elini tuttum.
Ayaklarımız suya değmese de, gölün derinliğini —ve o derinlikte saklı duyguları— hissettik.
Sessizlik vardı… ama rahatsız edici değil, içimizi saran bir huzurdu.
Konuşmaya gerek yoktu; gözlerin zaten her şeyi söylüyordu.
Sanki göl, bizim için yıllardır susmuştu da, şimdi anlatıyordu biriktirdiği bütün hikâyeleri.

Sonra tahta kaldırımdan Saint John Kilisesi’ne doğru yürüdük. O meşhur manzara…
Göle bakan uçurumun kenarındaki o eski kilise, zamana meydan okuyan bir sessizlik içindeydi.
Seninle el eleydik o tahta kaldırımda.
Güneş yavaş yavaş gölün sularına çekilirken, içimizde aynı his yankılandı:
“Burası bizim için yaratılmış,” diye düşündük.
Ohrid çarşısına indik. Küçük dükkanlarda el yapımı takılara, ahşap işlemelere baktık.
Senin için küçük bir çanta seçtim.
Sen dönüp bana baktın ve gülümsedin.
Ben de usulca söyledim:
“Her şey bizim için sanki.”
O an fark ettim: Yanımda olman, her şeyi güzel yapıyordu.

Ertesi sabah, çarşının içindeki konaklamamızın verdiği o tatlı huzurla uyandık.
Gün boyunca taş sokaklarda el ele yürüdük.
Tarihi konakların gölgesinde dolaştık; cumbalı pencerelerden geçmişin kokusu sızıyordu.
Paper Müzesi’nde eski kâğıt yapım tekniklerini izledik — sessizce, hayranlıkla.
Sonra eski kiliselere girdik; bazılarının içi karanlıktı, ama duvarlarındaki freskler hâlâ fısıldıyordu.
Bir yanda tarih kokan yapılar, diğer yanda geçmişin izlerini taşıyan müzeler…
Kimi zaman bir pencerenin ardından bizi izleyen yaşlı bir çift göz,
kimi zaman sessiz evlerin gölgeleri eşlik etti bize.
Her adımda, hem bu şehri hem de birbirimizi yeniden keşfettik.

Yokuş yukarı çıktıkça nefesimiz kesildi.
Ama sonra bir meydanda, karşımıza çıkan o antik tiyatro…
Zamanın yonttuğu taş sıralarda durduk bir süre.
Sessizdi, boştu.
Ama sanki biri sahneye çıkacak, bir aşkı haykıracaktı birazdan.
Otantik dükkanlarda zamanı unuttuk.
Orada her şey daha yavaş akıyordu; kimse acele etmiyor, kimse bir yere yetişmeye çalışmıyordu.
Biz de öyle yaptık.
Zamanı bıraktık, sadece anın içinde kaldık.

Ve o an sana döndüm,
fısıldar gibi konuştum:
“Ohrid’i unutmayacağım. Çünkü burada seni yeniden buldum.”
Ve tıpkı bir şarkının içinde saklı o cümle gibi…
“Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya kadar,”
Bu yürüyüş hep sürecek.
















































