Haberi dinleyebilirisiniz!

Demokrasi, Herhangi Bir Ülkenin İç Meselesi Değildir

Demokrasi, bir ülkenin iç meselesi gibi görülebilir, ancak küresel ölçekte bir insanlık hakkı olarak kabul edilmektedir. Her toplum, kendi yönetim biçimini belirleme hakkına sahip olsa da, demokrasi gibi temel bir ilke, dünya çapında önemli bir değeri temsil eder. Türkiye’nin demokrasi süreci sadece içsel bir mesele olmamakla birlikte, bölgesel ve küresel düzeyde de etkiler yaratmaktadır. Demokrasinin güçlendirilmesi, sadece bir ülkenin değil, tüm insanlığın ortak çıkarıdır. Bu bağlamda, demokratik değerler ve insan hakları, evrensel ilkeler olarak pek çok uluslararası anlaşma ve organizasyon tarafından (utangaç biçimde de olsa) savunulmaktadır.

Erdoğan ve AKP’nin uygulamaları, Türkiye’nin demokrasi sürecindeki sorunlarını daha da derinleştirmiştir. 2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), demokratik yollarla iktidara gelmiş olsa da, zamanla iktidarını sağlamlaştırarak yasama, yürütme ve yargıyı kendi kontrolüne almıştır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel insan haklarının üzerine polis şiddeti, yargı baskısı ve son olarak da hapishaneler devreye girmiştir.

Erdoğan ve AKP’nin iktidarı, medya üzerinde tam bir denetim kurmuş ve eleştiriyi hoşgörmez hale getirmiştir. RTÜK ve başkanının yasadışı uygulamaları, bağımsız gazetecilik kanallarına yönelik baskılar, adeta dayanılmaz bir boyut kazanmıştır. Birçok gazeteci gözaltına alınmış, tutuklanmış veya işinden olmuştur.

Erdoğan’ın iktidarı altında, yargının bağımsızlığı neredeyse tamamen yok olmuştur. Sokaktaki insan bile yargının güvenilirliğini sorgulamaktadır. Anayasa ve yasaların uygulanmadığı bir ortamda, yargı tamamen iktidarın kontrolündedir.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde yaşanan usulsüzlükler ve seçim sonuçlarına yönelik itirazlar, seçimlerin güvenilirliğini zedelemiştir. İktidar, sandığın güvenilirliğini ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. AKP kazanamadığı herhangi bir şeçimi meşru kabul etmemektedir. Soruşturmaların ve kayyım atamaların haddi hesabı yok.

Olağanüstü Hal (OHAL) dönemiyle birlikte insan hakları ihlalleri zirveye ulaşmıştır. Binlerce kamu görevlisi, öğretmen ve akademisyen ihraç edilmiş, insan hakları savunucuları ve aktivistler tutuklanmıştır. Yandaşlara sağlanan haklar, muhaliflere yasaklanmıştır. Bu durum, demokrasinin temel haklarına ciddi zararlar vermektedir. Hapishaneler tıklım tıklım doludur.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte, Erdoğan ve AKP rejim değişikliği yaparak güçlerini pekiştirmiştir. Yasama, yürütme ve yargı, tek bir elde toplanmış ve demokrasi askıya alınmıştır. AKP milletvekili Burhan Kuzu, “Yasama bizde, yürütme bizde, yargı bizde, her şey bizde… Oğlan bizim, kız bizim, niye denetleyelim?” diyerek, güçler ayrılığı ilkesinin yok sayıldığını açıkça ifade etmiştir. Bir diğer AKP milletvekili Galip Ensarioğlu da, “Yasama bizim elimizde, yürütme bizim elimizde, yargı bizim elimizde” diyerek benzer bir tutum sergilemiştir.

Erdoğan, “Demokrasi bir amaç değil, bir araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız. İstediğimiz durağa gelince ineriz.” diyerek, demokrasiyi sadece iktidarını sürdürme aracı olarak kullanmaktadır. 20 yılı aşkın süredir uygulanan politikalar, Erdoğan ve AKP’nin demokrasiyi sadece hedeflerine ulaşana kadar kullandığını göstermektedir. Seçimlerle iktidarın değişmesini talep etmek ve iktidara eleştiride bulunmak, artık “darbe” olarak nitelendirilmektedir. Bu da “Türkiye Laiktir, Laik Kalacaktır” gibi sloganlarla mitinglerde dile getirilen taleplerin nedenini açıklamaktadır.

Sonuç olarak, Erdoğan ve AKP’nin uygulamaları, demokrasinin temellerine ve demokratik değerlere olan bağlılıkla çelişmekte, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde ciddi engeller yaratmaktadır.