Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Prof. Dr. Vedat Işıkhan: Akademiden Siyasete Bir Dönüşüm ve Sessizliğin Anatomisi

Türkiye’de akademiden siyasete geçiş yapan isimlerin kamu yönetiminde ne derece etkili oldukları, hem bilimsel bir tartışma hem de toplumsal bir sorgulama alanını oluşturmaktadır. Bu bağlamda, Prof. Dr. Vedat Işıkhan’ın Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’ndeki akademik kariyerinden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na uzanan yolculuğu, hem dikkat çekici hem de çelişkilerle dolu bir örnek olarak öne çıkmaktadır. Bu yazı, Işıkhan’ın akademik birikimi ile bakanlık pratiği arasındaki tutarsızlıkları ve bu tutarsızlıklara karşı akademik camiada oluşan sessizliğin anlamına dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.

Akademik Birikimi
Prof. Dr. Vedat Işıkhan, Türkiye’de sosyal hizmet alanında çalışan akademisyenlerinden biri olarak uzun yıllar boyunca şu başlıklar altında çalışmalar yürütmüştür:

Çalışma hayatı ve işçi hakları,
İş sağlığı ve güvenliği,
Çocuk işçiliğiyle mücadele,
Sosyal yardımlar ve sosyal güvenlik sistemleri,
Dezavantajlı grupların korunması,
Endüstri ilişkileri ve sendikal haklar,
Aktif yaşlanma, yaşlılık ve emeklilik sonrası yaşam kalitesiyle sosyal devletin güçlendirilmesi, koruyucu sosyal politikaların yaygınlaştırılması ve eşitsizliklerle mücadele üzerine yoğunlaşmıştır.

Bakanlık Dönemi
Ne var ki, Işıkhan’ın bakanlık pratiği, akademik duruşu ile belirgin şekilde çelişmektedir. Özellikle aşağıdaki uygulamalar, bu çelişkinin en görünür örnekleri olarak öne çıkmaktadır:

Emekli Yoksulluğuna Yaklaşımı
2024 Mayıs’ında kamuoyuna sunduğu “emeklilere yaz aylarında KYK yurtlarında ücretsiz konaklama” gibi öneriler, yapısal emekli yoksulluğuna çözüm üretmekten uzak, sembolik politikalar olarak değerlendirilmiştir.

Grev ve Sendika Haklarında Sessizlik
Grev hakkının sistematik biçimde sınırlandığı ve taşeron sisteminin yaygınlaştığı bir dönemde, Işıkhan’ın akademik geçmişiyle çelişen biçimde bu gelişmelere sessiz kalması, bilimsel etik açıdan tartışılması gerekir.

Soruşturma Tartışmaları ve Kurumsal İlişkiler
Çeşitli medya organlarında, bakanın bir yakınının Ulaştırma Bakanlığı’na açıktan devlet memuru olarak atanması ve Kartalkaya yangınıyla ilgili bürokratlara yönelik soruşturma izinlerinin reddedilmesi, liyakat ilkesine olan inancı sarsan gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.

Muhalif Belediyeleri Silkeme
Bakan Işıkhan’ın, yerel yönetimlerin sosyal hizmet sunma kapasitelerini sınırlandırmaya yönelik taşımalı sosyal yardım modelleri ve merkezi kontrol uygulamaları ile Erdoğan’ın “CHP’li belediyeleri silkelemek” şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşımı benimsediği bilinmektedir. Bu yaklaşım, yerel özerkliğe müdahale olarak değerlendirilmiş; kamu hizmetlerinin adil, kapsayıcı ve yerinden yönetim ilkesiyle uyumlu biçimde yürütülmesini engellemiştir.

Akademik Sessizliği Bir Çürümenin Göstergesi mi?
Bu noktada en dikkat çekici olgu, sosyal hizmet akademisyenlerinin büyük oranda sessiz kalmasıdır. Akademik camiadan ne bir açık eleştiri, ne bir basın bildirisi, ne de kamuoyuna yönelik uyarılar gelmiştir. Oysa sosyal hizmet disiplini, etik olarak dezavantajlı grupların savunulması, eşitsizliklerin sorgulanması ve kamusal politikaların insan merkezli kurgulanması gerektiğini savunur.

Dahası, Prof. Dr. Vedat Işıkhan’ın üyesi olduğu Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği (SHUDER) dahi, sosyal hizmet uygulamalarına ve etik ilkelerine açıkça aykırı olan uygulama ve söylemlere karşı herhangi bir kurumsal tepki göstermemiştir. Bu suskunluk, sadece bireysel bir tavır değil, mesleki etik açısından ciddi bir sorundur.
Bu sessizlik, akademinin giderek siyasallaştığını, eleştirel işlevini yitirdiğini ve “mesleki konformizm”e teslim olduğunu gösteren bir tür kurumsal çürüme işareti olarak değerlendirilebilir.

Bilim ile İktidar Arasında Sıkışan Kimlikler
Prof. Dr. Vedat Işıkhan’ın bakanlık pratiği, Türkiye’de akademi-siyaset ilişkisine dair temel bir sorgulamayı gerekli kılmaktadır: Bilimsel bilgi, siyasal pozisyonlara evrildiğinde ne ölçüde işlevsel kalır? Ve akademik etik, iktidar pratikleri karşısında nasıl korunabilir?

Bu makale, sadece bir şahsın dönüşümünü değil, aynı zamanda sosyal bilimlerin eleştirel kapasitesinin günümüzde nasıl zayıfladığını; sosyal hizmet gibi insan hakları temelli disiplinlerin dahi sessizlik içinde kurumsal meşruiyet krizine sürüklendiğini göstermeyi amaçlamaktadır.

Sonuç: Sosyal Hizmetin Dönüşen Kimliği ve Geleceği
Prof. Dr. Vedat Işıkhan’ın bakanlık pratiği, sadece kendi akademik geçmişiyle çelişmekle kalmamış, aynı zamanda Türkiye’de sosyal hizmet disiplininin kurumsal niteliğine, mesleki itibara ve kamu hizmetlerine bakışına da ciddi zararlar vermiştir. Akademik camianın ve meslek örgütlerinin bu sürece karşı sessiz kalması, sosyal hizmet mesleğinin yalnızca işlevsizleştirilmesini değil, aynı zamanda eğitimini de anlamsızlaştırmış, mezunları için derin bir istihdam krizine yol açmıştır.

Bugün sosyal hizmet, Türkiye’de işsizlik oranı en yüksek meslek gruplarından biri haline gelmiştir. Bu durum, sosyal hizmet eğitiminin hem kamusal hem de mesleki karşılığının sistematik biçimde aşındırıldığını göstermektedir.

Öte yandan, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) gibi Türkiye’de sosyal devletin tarihsel taşıyıcı kurumlarının, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na dönüştürülmesiyle birlikte; geçmişi, liyakati ve kurumsal hafızası olmayan, bürokratik açıdan parçalı ve dindar politik bir yapıya dönüştürülmüştür. Bu dönüşüm, sosyal hizmeti insan merkezli olmaktan çıkarmıştır.

Bu dönüşümde, Prof. Dr. Vedat Işıkhan’ın yönetici olarak rolü yadsınamaz. Akademik birikimini mesleki etik ilkeleri savunmak yönünde kullanmak yerine, siyasal uyum (biat etme) ve idari/sosyal konfor alanı içinde eritmeyi tercih etmiştir. Bu yalnızca bireysel bir tercih değil, aynı zamanda Türkiye’deki sosyal bilimlerin, özellikle de sosyal hizmet disiplininin karşı karşıya olduğu kurumsal ve etik krizlerin de göstergesidir.

Ve bu noktada, belki de herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekir:

Bir sosyal hizmet öğrencisi, mezuniyet töreninde diplomasını alırken, “Bu kâğıdın hiçbir geleceği yok” diyerek, o diplomayı onu veren akademik kurulun gözlerinin önünde yırtar mı?

Bu sorunun yanıtı, sadece bir bireysel tepkiyi değil, bir disiplinin bugün içine düştüğü yapısal çaresizliği de ayna tutacaktır.