Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

BADEMLER: TOPRAĞA EKİLEN BİR TİYATRO, İNSANA VERİLEN BİR DEĞER

Bir köyü anlatmak bazen bir ülkenin nasıl değişebileceğini anlatmaktır

Ekrem Örsoğlu
Ege’den Medya Haber Genel Yayın Yönetmeni

Bazı köyler vardır; haritada bir nokta olarak görünür.

Bazı köyler ise bir ülkenin hafızasında yer eder.

Bademler, işte o ikinci türden.

İzmir’in Urla ilçesinde, kentin gürültüsünden çok uzak olmayan; Urla’ya, Seferihisar’a, Çeşme’ye ve Ege’nin turizm aksına birkaç adım mesafede duran Bademler’i yalnızca “güzel bir Ege köyü” diye anlatmak, bu köye yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

Çünkü Bademler’in asıl güzelliği taşında, sokağında, badem ağacında değil yalnızca.

Asıl güzelliği, insan yetiştirme biçimindedir.

Ve belki de bu yüzden Bademler’i anlatmaya “köy” kelimesinden değil, insan kelimesinden başlamak gerekir.

Bir köyün kaderini bazen bir öğretmen değiştirir

Bademler’in bugünkü kültürel kimliğini anlamak için Cumhuriyet’in ilk yıllarına dönmek gerekiyor.

Bademler’in köklerinde Tahtacı-Türkmen topluluklarının yerleşik hayata geçişinin izleri bulunuyor. Kaynaklarda köyün 19. yüzyılda yerleşik düzene geçtiği, uzun süre tahtacılık, tütün, zeytin, palamutçuluk ve rençberlikle geçindiği aktarılıyor.

Fakat 1920’li yıllar Bademler için başka bir başlangıçtır.

Köye gelen yedek subay öğretmen Mustafa Anarat, yalnızca çocuklara ders veren bir öğretmen olmaz.

Köyün hayatına başka bir pencere açar.

Çünkü Anarat, Bademler’in kendi geleneklerinde zaten var olan seyirlik oyunları fark eder. “Keçi Gezdirme” gibi geleneksel oyunların köy kültüründe önemli bir yeri vardır. Anarat, bu yerel tiyatro damarını Cumhuriyet’in eğitim ve kültür anlayışıyla buluşturur.

Sonra tarih 1933’ü gösterir.

Köy meydanında, Bademler’in çocukları Aka Gündüz’ün “Yarım Osman” adlı oyununu sahneler.

İzleyenler köylülerdir.

Oyuncular köylülerdir.

Sahne köy meydanıdır.

Ve belki de farkında olmadan, Türkiye’nin en dikkat çekici köy tiyatrosu hikâyelerinden birinin ilk perdesi açılır.

Bugün “köy tiyatrosu” dediğimiz şeyin Bademler’deki sırrı da burada saklıdır:

Tiyatro Bademler’e dışarıdan getirilmiş bir gösteri değildir.
Bademler tiyatroyu kendisi üretmiştir.

Tarladan sahneye uzanan hayat

Bademler’i farklı yapan yalnızca tiyatrosunun eski olması değildir.

Daha önemlisi, tiyatronun bir “etkinlik” olarak kalmamasıdır.

Burada köylü tarlada üretir.

Akşam sahneye çıkar.

Bir gün toprağı sürer, başka bir gün repliğini ezberler.

Bir elinde çapa, diğerinde senaryo vardır.

Bu yüzden Bademler’de sanat, hayatın karşısında duran ayrı bir dünya değil; hayatın kendisidir.

1940’lı yıllardan itibaren kadınların da tiyatroya katılmasıyla sahne, köyün ortak alanlarından biri haline gelir. 1969’da ise Bademler halkının kendi imkânlarıyla oluşturduğu kalıcı tiyatro binası hizmete girer. Sahnenin açılışı, köylünün tiyatroya verdiği değerin artık geçici bir heves olmadığını gösterir.

Bugün hâlâ sahnede ve sahne arkasında köylülerin yer alması, Bademler tiyatrosunun en önemli özelliğidir.

Çünkü burada perde açıldığında profesyonel oyuncu ile seyirci arasındaki mesafe ortadan kalkar.

Sahnedeki de sizsiniz, salondaki de.

Bademler’in ikinci sahnesi: kooperatif

Bademler’in hikâyesini yalnızca sanat üzerinden okumak da eksik olur.

Çünkü bu köy, kültürel kalkınmanın ekonomik kalkınmadan ayrı düşünülemeyeceğini de göstermiştir.

1962’de Mahmut Türkmenoğlu öncülüğünde kurulan Bademler Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, köyün ekonomik tarihinde bir dönüm noktasıdır.

Susuzlukla boğuşan bir köyün su sorununu çözmeye çalışması, üretimi örgütlemesi, seracılığa yönelmesi ve zamanla çiçekçilikte önemli bir üretim merkezine dönüşmesi; Bademler’deki “birlikte yapma” kültürünün ekonomik karşılığıdır.

Bademler’de tiyatro nasıl imeceyle yaşatıldıysa, kalkınma da imeceyle büyütüldü.

Bu nedenle Bademler’in gerçek kelimesi belki de “sanat”tan bile önce imecedir.

Çünkü burada imece yalnızca tarlada yan yana çalışmak değildir.

Birlikte düşünmek, birlikte üretmek, birlikte karar vermektir.

Peki bu köy neden “Alevi köyü” diye anlatılıyor?

İşte burada biraz durmak gerekiyor.

Bademler’in toplumsal yapısı üzerine yapılan çalışmalarda köy, Tahtacı-Türkmen ve Alevi kültürüyle ilişkilendiriliyor. Ancak Bademler’i yalnızca “Alevi köyü” etiketiyle açıklamak, onun yüzyıllar içinde oluşturduğu kültürel dokuyu tek bir kelimeye sıkıştırmak olur.

Bademler’de inanç kadar önemli olan başka bir damar vardır:

İnsan sevgisi.

Vicdan.

Laiklik.

Özgür düşünce.

Eğitim.

Sanat.

Doğayla ve toplumla barışık yaşama fikri.

Eski kaynaklarda Bademler’de uzun yıllar ne caminin ne de cemevinin bulunduğu, cemlerin özel bir ibadethane yerine evlerde gerçekleştirildiği aktarılır. 1993 tarihli Cumhuriyet arşivindeki bir haberde köyün bu konudaki yaklaşımı ayrıntılı biçimde anlatılmıştır.

Bu durumun bugün de aynı biçimde devam ettiğini söylemek ise artık dikkat gerektiriyor. Nitekim 2026 yılında Bademler’de cami yapılması yönündeki başvuru ve bunun çevresinde oluşan tartışmalar gündeme geldi. Yani Bademler’in inanç ve kamusal alan ilişkisi bugün de tartışılan bir konu.

Dolayısıyla Bademler’i anlatırken yapılması gereken, köye dışarıdan bir kimlik yapıştırmak değil; köyün kendi tarihini, kendi insanlarını ve kendi yaşam biçimini anlamaktır.

Bir kütüphane, bir oyuncak müzesi ve bir hafıza

Bademler’in hikâyesinde beni en çok etkileyen ayrıntılardan biri de şu:

Bir köyde tiyatro vardır.

Ama tiyatronun yanında kütüphane de vardır.

Bugün Bademler’le ilgili İzmir kaynaklarında köyün 1930’lardan gelen tiyatro geleneğinin yanı sıra yine eski dönemlerden kalan kütüphanesi ve Oyuncak Müzesi özellikle vurgulanıyor.

Oyuncak müzesi ise bugün Bademler Sanat Köyü içerisinde yer alan Musa Baran Çocuk Oyuncakları Müzesi ve Sabiha Tansuğ Etnografya Müzesi gibi koleksiyonlarla kültürel belleği genişletiyor.

Burada çok önemli bir ayrıntı var:

Bir toplumun neyi sakladığı, aslında kendisini nasıl gördüğünü anlatır.

Bademler eski oyuncağı saklıyor.

Kitabı saklıyor.

Tiyatroyu saklıyor.

Geleneksel kültürü saklıyor.

Üretim bilgisini saklıyor.

Yani yalnızca geçmişini korumuyor;

geleceğe bir hafıza bırakıyor.

Bademler’in sineması da var

Bir de beyazperde giriyor Bademler’in hikâyesine.

Metin Erksan’ın “Susuz Yaz” filmi burada çekiliyor.

Necati Cumalı’nın hikâyesinden sinemaya uyarlanan film, Bademler ve çevresinin toplumsal dokusundan besleniyor; köy halkı da filmde çeşitli biçimlerde yer alıyor. Film 1964 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanarak Türk sineması açısından tarihî bir başarıya imza atıyor.

Böylece Bademler’in insanları yalnız tiyatro sahnesinde değil, sinema perdesinde de görünür oluyor.

Fakat Bademler’in asıl başarısı, sinemaya konu olması değil.

Kendi hikâyesini başkalarının yazmasına ihtiyaç bırakmayacak kadar güçlü bir kültür yaratmasıdır.

Bademler bize aslında ne söylüyor?

Bence Bademler’in asıl hikâyesi tiyatro değildir.

Kütüphane değildir.

Kooperatif değildir.

Oyuncak müzesi değildir.

Hatta Alevilik, Tahtacılık ya da herhangi başka bir kimlik de değildir.

Bunların hepsinin üzerinde duran bir şey vardır:

Bademler, insanı merkeze koyan bir köy deneyimidir.

Bir çocuğun sahneye çıkabileceğine inanmıştır.

Bir köylünün Shakespeare’i, edebiyatı, felsefeyi konuşabileceğine inanmıştır.

Kadının sahnede yer alabileceğine inanmıştır.

Üreticinin kooperatif kurarak kendi kaderini değiştirebileceğine inanmıştır.

Bir köyün kendi tiyatrosunu yapabileceğine inanmıştır.

Ve belki de en önemlisi:

“Köylü” kelimesinin cehaletle yan yana yazılmasına itiraz etmiştir.

Bademler’in hikâyesini değerli yapan tam da budur.

Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarında köy meydanında başlayan o tiyatro, aslında yalnızca bir oyun değildi.

Bir düşünceydi.

Bir eğitimdi.

Bir özgüvendi.

Bir aydınlanma arzusuydu.

Ve neredeyse bir asır sonra bugün hâlâ perde açılıyorsa, bunun sebebi yalnızca Mustafa Anarat’ın attığı ilk adım değildir.

O adımı sahiplenen kuşaklardır.

Bademler’e gidildiğinde insanın önce tiyatro binasına bakması gerekmiyor.

Önce bir kahvede oturmalı.

Bir köylünün yüzüne bakmalı.

Sonra sokağından geçmeli.

Bir çocuğun neye baktığını görmeli.

Toprağına dokunmalı.

Bir kitaplığın kapısını açmalı.

Bir oyuncak müzesinde geçmişe bakmalı.

Sonra tiyatroya girip boş sahneye bakmalı.

Çünkü o boş sahne aslında boş değildir.

Orada 1933’te köy meydanında oyun oynayan çocukların heyecanı vardır.

Mustafa Anarat’ın inancı vardır.

Kadınların sahneye ilk çıktığı günlerin cesareti vardır.

1969’da imeceyle yükselen tiyatro binasının harcı vardır.

Mahmut Türkmenoğlu’nun kooperatif fikri vardır.

Toprağın, suyun, emeğin ve dayanışmanın hikâyesi vardır.

Ve bütün bunların üzerinde, Bademler’in en büyük cümlesi durur:

Bir köyü değiştirmek için önce insanına inanmak gerekir.

Bademler bunu yaptı.

Toprağa tohum ekti.

Sahneye tiyatro ekti.

Kütüphaneye kitap koydu.

Çocuğun eline oyuncak verdi.

Üreticiyi kooperatifte buluşturdu.

Ve belki de farkında olmadan, Türkiye’nin ortasına küçük ama çok güçlü bir soru bıraktı:

“Köy dediğiniz yer, aslında nasıl bir yer olabilir?”

Bademler’in cevabı ortada.

Bir köy;

tarlasında üretip akşam sahneye çıkabilir.
Geçmişini koruyup geleceğe bakabilir.
İnancını yaşayabilir ama insanı inancından önce koyabilir.
Sanatı lüks değil, hayatın bir parçası sayabilir.
Ve bütün bunları yaparken hâlâ köy kalabilir.

İşte Bademler’i anlatmanın en doğru yolu belki de budur:

Burası yalnızca bir köy değildir.
Burası, Türkiye’nin “başka türlü de mümkün” diyebilen hafızalarından biridir.