Yeni Tiyatro Sezonu: Sahne Değişiyor, Tiyatro Değişiyor mu?

Devlet Tiyatroları Emekli Genel Müdürü Rahmi Dilligil
Yeni tiyatro sezonuna girerken Türkiye’deki sahnelerde yalnızca yeni oyunların değil, tiyatronun kendisine ilişkin yeni arayışların da çoğaldığını görüyoruz.
Büyük sahneler daha geniş seyirci kitlelerine ulaşabilecek müzikallere, güçlü oyuncu kadrolarına ve klasik eserlerin yeniden yorumlanmasına yönelirken; bağımsız tiyatrolar daha küçük bütçelerle fakat daha yüksek sanatsal riskler alarak çağdaş metinlere, yeni yazarlara, disiplinlerarası çalışmalara ve deneysel sahneleme biçimlerine alan açıyor.
Bu aslında yeni bir durum değil. Tiyatro tarihi boyunca büyük kurumlarla bağımsız topluluklar arasında böyle bir üretim farklılığı olmuştur. Ancak bugün bu ayrımın başka bir anlamı var: Tiyatronun geleceğini yalnızca büyük sahneler değil, küçük salonlarda yapılan cesur denemeler de belirliyor.
Klasikler yeniden konuşuluyor
George Orwell’ın Hayvan Çiftliği, Albert Camus’nün eserleri ve dünya tiyatrosunun farklı dönemlerine ait klasikler yeni sezonlarda yeniden karşımıza çıkıyor.
Burada önemli olan yalnızca klasik bir eseri yeniden sahnelemek değildir. Asıl mesele, yüz yıl önce yazılmış bir metnin bugünün insanına ne söylediğidir.
Bir klasik eser, yalnızca geçmişin hikâyesi olarak sahneye getiriliyorsa müzelik bir gösteriye dönüşebilir. Fakat yönetmen, oyuncu ve dramaturg o metnin bugünkü toplumsal karşılığını bulabiliyorsa klasik eser yeniden doğar.
Tiyatronun gücü de tam burada ortaya çıkar.
Çünkü Shakespeare’i, Çehov’u, Camus’yü, Orwell’ı ya da Brecht’i bugün sahnelemek, onların söylediklerini tekrar etmek değil; onlarla bugünün insanı arasında yeni bir ilişki kurmaktır.

Yapay zekâ sahneye giriyor
Yeni dönemin en dikkat çekici başlıklarından biri ise teknoloji.
Yapay zekâ, dijital görüntüler, video tasarımları, interaktif uygulamalar ve yeni sahne teknolojileri artık tiyatronun dışında değil.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Tiyatroya teknoloji koymak başka şeydir, teknoloji üzerine tiyatro yapmak başka şey.
Bir projeksiyon cihazının kullanılması ya da yapay zekâyla üretilmiş görüntülerin sahneye yansıtılması tek başına yenilik değildir.
Asıl yenilik, teknolojinin insan ilişkilerini sorgulayan bir dramaturjik unsura dönüşmesidir.
İnsan artık telefonuyla, ekranıyla, algoritmalarla ve yapay zekâyla sürekli ilişki halinde. Dolayısıyla tiyatronun şu soruları sorması kaçınılmaz:
İnsan teknolojiye mi hükmediyor, yoksa teknoloji insanı mı yönetiyor?
Yapay zekâ insanın yerine geçebilir mi?
Bir makine insan duygusunu taklit ettiğinde ortaya çıkan şey duygu mudur?
Dijital dünyada yalnızlaşan insanın gerçek karşılaşma alanı hâlâ tiyatro olabilir mi?
Bence tiyatronun önümüzdeki yıllarda en önemli tartışmalarından biri tam da burada başlayacak.
Bağımsız tiyatrolar neden önemli?
Türkiye’deki bağımsız tiyatroların önemi yalnızca alternatif oyunlar sahnelemelerinden kaynaklanmıyor.
Onlar aynı zamanda yeni yazarların, genç yönetmenlerin, farklı oyunculuk biçimlerinin ve yeni seyirci alışkanlıklarının laboratuvarlarıdır.
Kadıköy, Beyoğlu ve İstanbul’un farklı semtlerinde oluşan bağımsız sahne hareketi bunun önemli örneklerini veriyor.
Kumbaracı50’nin repertuvarında klasik eserlerle yeni metinlerin yan yana durması; atölye, eğitim ve yeni üretim süreçlerinin aynı çatı altında yürütülmesi, bağımsız tiyatronun yalnızca “oyun oynanan bir salon” olmadığını gösteriyor.
Tiyatro Laboratuvarı’nın yeni sezon yaklaşımında ise yeni metinler, mekâna özgü sahnelemeler, oyun okumaları ve disiplinlerarası üretimler özellikle öne çıkıyor.
Bu gelişmeler bize şunu söylüyor:
Tiyatro artık yalnızca sahnede oynanan bir oyun değildir.
Metnin yazılması, oyuncunun eğitimi, seyircinin oyuna dahil edilmesi, mekânın yeniden düşünülmesi ve farklı sanat disiplinlerinin bir araya gelmesi de tiyatro üretiminin parçasıdır.
Devlet ve şehir tiyatrolarının sorumluluğu
Devlet Tiyatroları ve belediye tiyatroları açısından mesele biraz daha farklıdır.
Bu kurumların yalnızca gişe başarısını değil, kültürel sorumluluğu da düşünmesi gerekir.
Çünkü kamu tiyatrolarının görevi sadece seyircinin sevdiği oyunları sahnelemek değildir.
Yeni yazarları desteklemek, yerli oyun üretimini artırmak, klasik eserleri gelecek kuşaklara taşımak, çocuk ve gençlik tiyatrosunu geliştirmek, Anadolu’nun farklı kentlerinde nitelikli tiyatro üretimini sürdürmek de bu kurumların asli görevleri arasındadır.
Dolayısıyla bir kamu tiyatrosunun başarısını yalnızca “kaç bilet sattı?” sorusuyla ölçmek eksik kalır.
Şu soruları da sormak gerekir:
Kaç yeni yazar yetişti?
Kaç yeni yönetmene fırsat verildi?
Kaç yerli eser üretildi?
Kaç çocuk ve genç tiyatroyla tanıştırıldı?
Tiyatro yalnızca büyük kentlere mi ulaştı, yoksa ülkenin tamamına mı yayıldı?
Bunlar tiyatronun gerçek kamu hizmeti niteliğini belirleyen ölçütlerdir.
Asıl mesele: Seyirci
Bütün bu tartışmaların sonunda yine seyirciye geliyoruz.
Çünkü tiyatro seyircisiz yaşayamaz.
Bugünün seyircisi artık yalnızca iyi oyunculuk ve güzel dekor istemiyor. Kendi hayatına dokunan, kendisine soru soran, onu düşündüren ve mümkünse oyundan çıktıktan sonra da zihninde yaşamaya devam eden bir tiyatro arıyor.
Bu nedenle yeni tiyatro sezonunun asıl rekabeti salonlar arasında değil, seyircinin dikkatini yakalama konusunda yaşanacak.
Sinema, dijital platformlar, sosyal medya, kısa videolar ve yapay zekâ çağında tiyatronun önünde çok güçlü bir rakip var: insanın dikkatini kaybetmesi.
Ama tiyatronun elinde başka hiçbir sanat dalında aynı biçimde bulunmayan çok güçlü bir koz var:
Canlılık.
Oyuncu ile seyirci aynı mekândadır.
Aynı havayı solurlar.
Aynı anda güler, susar, gerilir ve düşünürler.
Bir oyuncunun o gece söylediği cümle, başka hiçbir gece aynı şekilde söylenmeyecektir.
İşte teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, tiyatronun vazgeçilmez tarafı burada kalacaktır.
Yeni sezon bize ne söylüyor?
Yeni sezonun genel görünümüne baktığımızda üç ayrı tiyatro eğiliminin aynı anda geliştiğini görüyoruz:
Birincisi; klasiklere dönüş.
İkincisi; çağdaş metin ve yeni yazar arayışı.
Üçüncüsü; teknoloji, yapay zekâ ve disiplinlerarası sahneleme.
Bunların birbirinin alternatifi olması gerekmiyor.
Tam tersine, iyi bir tiyatro ortamında Shakespeare de oynanmalı, yeni bir Türk yazarının ilk oyunu da sahnelenmeli; büyük bir müzikal de yapılmalı, yalnızca kırk kişilik bir salonda deneysel bir çalışma da.
Çünkü tiyatronun zenginliği tek bir estetik anlayıştan değil, farklı tiyatro anlayışlarının aynı kültür ikliminde yaşayabilmesinden doğar.
Yeni sezonun gerçek başarısı da bana göre burada ölçülmeli.
Sahneler ne kadar doldu?
Elbette önemli.
Kaç yeni oyun üretildi?
Daha önemli.
Ama belki hepsinden önemlisi şu:
Bu sezon tiyatro, insanımıza yeni bir şey söyleyebilecek mi?
Çünkü tiyatro, yalnızca geçmişin mirasını koruyan bir sanat değildir.
Tiyatro, geleceğin nasıl bir insan yaratacağını da bugünden tartışan bir sanattır.
Ve perde her açıldığında aslında aynı soru yeniden sorulur:
“İnsan, bütün değişimlere rağmen hâlâ kendisini sahnede görmek istiyor mu?”
Şimdilik cevabımız evet.
Çünkü bütün teknolojik gelişmelere, ekonomik zorluklara ve değişen seyir alışkanlıklarına rağmen sahneler hâlâ doluyor, yeni metinler yazılıyor, yeni topluluklar kuruluyor ve genç insanlar tiyatro yapmak için bir araya geliyor.
Demek ki tiyatro hâlâ yaşıyor.
Hatta belki de en büyük değişimin eşiğinde.
Çünkü yeni tiyatro sezonu sadece yeni oyunların sezonu değil;
tiyatronun kendisini yeniden tanımladığı bir dönemin başlangıcı olabilir.
Ege’den Medya Haber














































