Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

BÜYÜK AİLENİN KÜÇÜK MUTLULUKLARI

Melahat Erten Tekeşin

Bu yazımda sizleri, çocukluğumun aile yapısına götürmek istiyorum. Aile büyüklerinin elinde büyüyen çocukların mutluluğuna taşımak istiyorum.Buyurun bir göz atalım dilerseniz:

Bir zamanlar çocukların yalnızca anne ve babası yoktu.
Onların babaanneleri, dedeleri, amcaları, halaları, teyzeleri, komşuları vardı. Bir çocuk ağladığında onu susturacak, düştüğünde elinden tutacak, yanlış yaptığında usulca yol gösterecek mutlaka bir büyük bulunurdu.

Doğu Karadeniz’in çay bitkisiyle tanışmasından önceki yıllarında, özellikle köy yaşamında aileler kalabalıktı. Gelir kaynakları sınırlıydı. Toprağın verdiğiyle geçinilir, mısır tarlasında, fındık bahçesinde, bahçede ve ev işlerinde herkes gücü yettiğince çalışırdı.

Anne tarladaysa çocuk evde yalnız kalmazdı.

Genellikle Doğu Karadeniz’de çoçuklar babaanneli evlerde büyürlerdi.Anne ve babaya bakmak evin erkek çocuğuna düşer ve gelin de kayınvalide ve kayınbaba evine gelin gelirdi.Çoğu zaman babaannenin, dedenin şefkatli ellerine teslim edilirdi. Büyükler, çocuk büyütmenin yalnızca yemek yedirmek ve uyutmak olmadığını bilen insanlardı. Onlar hayatın içinden öğrenmişlerdi çocuk yetiştirmeyi.

Çocuk, babaannesinin yanında büyürken aslında bir hayat okuluna devam ederdi.

Büyüklerin konuşmasını dinler, nasıl selam verileceğini öğrenir, sofrada nasıl oturulacağını görür, misafire nasıl davranılması gerektiğini yaşayarak kavrardı. Büyüklerin sözü kesilmez, kapıya gelen geri çevrilmez, komşunun hâli hatırı sorulurdu.
Eve gelen misafire “ Aç mısın “ diye sormak çok ayıp sayılır, hemen sofra kurulur ve buyur edilirdi.Dertli olsan da eve gelen misafire güler yüzle karşılamak kutsal görev olarak kabul edilirdi.

Bunlar yalnızca sözcük değildi. Bir çocuğun karakterini biçimlendiren küçük ama güçlü derslerdi.

Bugün çocukların mutluluğunu çoğu zaman oyuncaklarda, teknolojide, pahalı tatillerde ve türlü imkânlarda arıyoruz. Oysa geçmişte bir çocuğun dünyası daha küçüktü ama insan sayısı daha büyüktü.

Bir evin içinde birden fazla kuşak yaşardı.

Çocuk, dedesinin dizinin dibinde oturur; babaannesinin anlattığı hikâyeleri dinlerdi. Belki aynı hikâyeyi defalarca dinlerdi ama hiç sıkılmazdı. Çünkü o hikâyelerde yalnızca söz değil, sevgi vardı.

Anne ise mısır tarlasında çalışırken aklı evde kalmazdı. Çocuğunun emin ellerde olduğunu bilirdi. Babaannesi onu doyurur, üzerini değiştirir, uyutur; gerektiğinde kızar, gerektiğinde sarılırdı.

Çünkü o yıllarda çocuk yetiştirmek, yalnızca annenin görevi değildi.

Çocuk ailenindi. Çocuk mahallenindi. Çocuk köyündü.

Belki de bugünün en büyük kayıplarından biri budur.

Geniş ailelerin azalmasıyla birlikte çocukların etrafındaki hayat tecrübesi de azaldı. Eskiden bir çocuğun çevresinde farklı yaşlardan insanlar bulunurdu. Her biri ona başka bir şey öğretirdi.

Dede sabrı öğretirdi.
Babaanne merhameti…
Anne emeği…
Baba sorumluluğu…
Komşu dayanışmayı… “ meci” diye komşu dayanışma örneğiyle birlikte işler yapılırdı.

Çocuk bütün bunları kitaplardan değil, yaşayarak öğrenirdi.Üstelik o çocukların imkânları bugünkü çocuklarla kıyaslanamayacak kadar sınırlıydı. Evlerde televizyon yoktu, çok nadir evlerde cızırtıdan anlaşılmayan radyolar vardı.Ama sokak vardı, bahçe vardı, dere vardı, deniz vardı, arkadaş vardı. En önemlisi de birbirine bağlı insanlar vardı.

Bir parça mısır ekmeği kardeşçe paylaşılır, sofraya gelen misafir için yer açılırdı. Çocuk, paylaşmanın ne demek olduğunu daha küçük yaşta öğrenirdi.

Belki de mutluluk biraz buydu:

Çok şeye sahip olmak değil, sahip olduklarını paylaşacak insanların olması.

Doğu Karadeniz’in o eski evlerinde çocuklar yalnızca büyümüyorlardı; bir kültürün içine doğuyorlardı. Büyüklerinin davranışlarını izleyerek görgüyü, emeği, dayanışmayı, saygıyı ve sevgiyi öğreniyorlardı.

Çay bahçeleri henüz hayatın merkezine yerleşmemişti. Toprak başka türlü yaşatıyordu insanları. Ama o toprakların asıl zenginliği belki de yalnızca yetiştirdikleri ürünler değildi.

O topraklar iyi insan yetiştiriyordu.

Bugün çocuklarımızın daha mutlu olması için onlara ne verebiliriz diye düşünüyoruz.

Belki de önce geçmişin çocuklarına bakmalıyız.

Onların çok oyuncağı yoktu ama oyun arkadaşları vardı.
Çok odaları yoktu ama kocaman bir aileleri vardı.
Çok paraları yoktu ama paylaşacak ekmekleri vardı.
Çok teknolojileri yoktu ama anlatacak büyükleri vardı.

Ve belki de en önemlisi…

Çocukluklarını, kendilerinden önce yaşamış insanların sevgi ve tecrübesiyle geçiriyorlardı.

Bazen bir çocuğun ihtiyacı olan şey yeni bir oyuncak değil, dizinin dibine oturabileceği bir babaanne; elini tutabileceği bir dede; kendisini dinleyecek bir büyük ve “Sen bizim için değerlisin.” duygusudur.

Çünkü çocukluk, yalnızca büyümek değildir.

Çocukluk, sevildiğini bilerek büyümektir.

Ünlü psikolog Doğan Cüceloğlu: “ Bir çocuğun ana vatanı çocukluğudur.” demişti. Ben de affınıza sığınarak biraz çocukluğumda gezineyim dedim.
Saygılarımla.
Melahat Erten Tekeşin