Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

6 EKİM: BİR ANNENİN HAFIZASINDA MUTLULUKTAN ADALET ARAYIŞINA

Fatma Çanakçı / İnşaat Mühendisi

Bugün 6 Ekim…

Benim hayatımda bu tarihin çok özel ve çok ağır bir anlamı var.

17 yıl önce, 6 Ekim günü kızım dünyaya geldi. O gün ailemiz için tarifsiz bir mutluluğun başlangıcıydı. Biricik kızımın doğum günü bugün.

Fakat bundan tam dört yıl önce, yine 6 Ekim’de, kızımın 13. yaş gününde hayatımın en ağır süreçlerinden birinin içine girdim.

Bir tarafta çocuğumun doğum günü…

Diğer tarafta nedenini tam olarak anlayamadığım bir tutuklanma ve cezaevi…

İki ayrı 6 Ekim.

Biri hayatıma kızımı getirdi.

Diğeri ise bana adalet, hukuk, güç ve vicdan kavramlarını yeniden sorgulattı.

Bugün, aradan dört yıl geçtikten sonra, o günlerde yaşadıklarımın bugüne kadar kamuoyuyla paylaşmadığım bazı bölümlerini anlatmak istiyorum.

Çünkü yaşadıklarımın yalnızca benim kişisel hikâyem olmadığını düşünüyorum.

Bu hikâyenin içerisinde, bir toplumun adalet karşısındaki tutumu, güç karşısındaki davranışı ve “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışının nasıl büyük bir toplumsal probleme dönüşebileceğine ilişkin önemli dersler olduğuna inanıyorum.

Şafak operasyonuyla başlayan 6 Ekim

4 Ekim sabahı bir şafak operasyonuyla evimizden alındık.

Doğal olarak ilk sorumuz, “Neden?” oldu.

Avukatlarımız aracılığıyla hakkımızdaki suçlamaları ve soruşturmanın dayanağını anlamaya çalıştık.

Devlet memurlarıyla ilgili soruşturma usullerinin mevzuatta açıkça düzenlenmiş olmasına rağmen, bizi hangi somut gerekçelerle suçlayan raporun bulunduğunu öğrenmeye çalıştık.

Bize, dosyada böyle bir raporun olmadığı söylendi.

Üstelik dosyada gizlilik kararı olsa bile, suç isnadı altında bulunan bir kişinin kendisini savunabilmesi için suçlamanın dayanağını bilmesi gerektiğini düşünüyordum.

Ancak göremedim.

Daha doğrusu, bana rapor olmadığı söylendi.

Emniyetteki sorguda daha önceki rapora ilişkin soruların ardından yeni bir soru yöneltildi.

Ve benim açımdan bütün sürecin en kritik noktası burada başladı.

“1 milyon 287 bin metrekare” nereden çıktı?

Bana, özetle şöyle bir soru yöneltildi:

“1 milyon 287 bin metrekare yol yaptık demişsiniz. Biz ölçtük, 749 bin metrekare çıktı. 330 bin metrekare fazla yol ödemesi yapmışsınız.”

O anda itiraz ettim.

Çünkü bu rakamların doğru olmadığını biliyordum.

Ne kadar yol yapıldığını, ne kadar malzeme alındığını ve yapılan imalatların ölçümlerini içeren tablolar hazırlanmıştı. Üstelik söz konusu ölçümlerin, müfettişin Valilik aracılığıyla görevlendirdiği kadastro mühendisleri tarafından yapılan ölçümlere dayandığını biliyordum.

Dolayısıyla karşıma çıkan rakamların nereden çıktığını anlamaya çalışıyordum.

Avukatım itirazımızın tutanağa geçirilmesini istedi.

Ben ise bunun üzerine ciddi şekilde tepki gösterdim.

Sonunda bunun yeni bir müfettiş raporuna dayandığı ifade edildi.

Yani daha önce göremediğim, savcılık tarafından bize verilmediği söylenen raporun içerisinde bu rakamların bulunduğunu o aşamada öğrenmiş oldum.

Savcının karşısına çıktığımda yalnızca şunu söyledim:

“Sayın Savcım, burada bir matematik hatası olduğunu düşünüyorum. Rica ediyorum, bilirkişi raporunu görebilir miyim?”

Aldığım cevap ise benim için hayatımın en ağır cümlelerinden biriydi:

“Raporuna itirazı var, tutuklanmasına…”

Mahkemede de aynı şeyi söyledim.

“Sayın hâkim, burada matematiksel bir hata olduğunu düşünüyorum. Bilirkişi raporunu görebilir miyim?”

Bu kez de karşıma çıkan cevap değişmedi:

“Bilirkişi raporuna itirazı var, tutuklanmasına…”

O gün yaşadığım şoku bugün bile kelimelerle anlatmakta zorlanıyorum.

Bir yanda 13 yaşındaki kızımın doğum günü…

Diğer yanda neden ve hangi gerekçeyle tutuklandığımı anlamaya çalışırken cezaevine götürülmek…

Cezaevinde geçen on gün

Tutuklama gerekçesi olarak ihaleye fesat karıştırma ve resmi evrakta sahtecilik iddiaları vardı.

Rüşvet suçlaması ise yoktu.

Bunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü MASAK kayıtlarında hesaplarımın incelendiğini, mal varlığımın araştırıldığını ve sebepsiz zenginleşmeye ilişkin şüpheli bir işlem tespit edilmediğini biliyordum.

Benim açımdan asıl çarpıcı olan ise, soruşturmanın dayanağı olduğunu sonradan öğrendiğim bilirkişi/müfettiş raporuna avukatımın yaklaşık on gün boyunca ulaşamamasıydı.

Rapor elime ulaştığında ise çok kısa bir incelemenin ardından bana göre çok temel bir matematik hatası olduğunu gördüm.

İlkokul ve ortaokul sıralarında öğrendiğimiz basit bir kural vardı:

Birimi farklı olan değerler doğrudan toplanamaz.

Ancak benim gördüğüm hesaplamada;

ton,

metre,

metrekare

gibi farklı ölçü birimlerinin aynı hesap içerisinde toplandığını ve sonucunda metrekare olarak ifade edilen bir rakama ulaşıldığını gördüm.

Benim itirazım tam olarak buydu.

Asıl mesele yalnızca bir hesap hatası mı?

Burada başka önemli bir ayrıntı daha var.

Bizim sorgulandığımız konu doğrudan bir yol yapım ihalesi değildi.

Kamuoyuna yansıdığı biçimiyle yalnızca tek bir ihaleden de söz edilmiyordu.

Yaklaşık iki buçuk yıllık bir dönem içerisinde, farklı firmalardan alınan malzemelere ilişkin hesaplamalar önümüze getirildi.

Üstelik bu dönemin tamamında müdür değildim.

Bizden istenen hesaplamalara ilişkin hazırladığımız tablo ise daha sonra aleyhimize kullanılan bir değerlendirmeye dönüştü.

Benim bugün hâlâ üzerinde durduğum mesele tam da burada başlıyor:

Bir insanın özgürlüğünü elinden alabilecek kadar ağır sonuçlar doğuran bir süreçte, kullanılan hesaplamaların, raporların ve delillerin doğruluğu tartışmasız biçimde ortaya konulmak zorunda değil midir?

Benim yaşadığım olayda bunun böyle olmadığını düşünüyorum.

Ve bunu yalnızca kendim için söylemiyorum.

Hukuk, tarafımıza göre değişebilir mi?

Ben kimsenin suç işlemişse korunmasını istemiyorum.

Tam tersine…

Kamu görevini kötüye kullanan, kamunun kaynaklarını şahsi veya siyasi çıkarları için kullanan, rüşvet alan, ihaleye fesat karıştıran, kamu hakkını yiyen kim varsa hukuk önünde hesap vermelidir.

Bunun istisnası olmamalıdır.

Ama aynı hukuk, suçsuz bir insanın da güvencesi olmalıdır.

“Kurunun yanında yaş da yanar” anlayışını kabul ettiğimiz anda aslında hepimizin güvenliğini tehlikeye atmış oluruz.

Çünkü bugün başkasının başına gelen haksızlığı önemsemezsek, yarın aynı haksızlığın bizim kapımızı çalmayacağının hiçbir garantisi yoktur.

Toplum olarak bizi ne yıpratıyor?

Yıllardır sosyologlar, filozoflar ve hukukçular toplumların nasıl çözüldüğünü anlatıyor.

Yanlışın normalleştirilmesi…

Orantısız gücün sıradanlaştırılması…

Liyakatsizliğin kabullenilmesi…

Etik dışı davranışların “zaten herkes böyle yapıyor” denilerek meşrulaştırılması…

Ve en önemlisi, insanların sonunda “Ben ne yapabilirim ki?” diyerek çaresizliğe teslim olması…

Bence toplumsal çöküşün en tehlikeli noktası tam da burasıdır.

Çünkü insanları yalnızca baskı değil, çaresizlik duygusu da teslim alır.

Bugün yaşadığımız birçok tartışmada da aynı problemi görüyorum.

Kendi düşüncemizi savunurken o kadar acele ediyoruz ki, savunduğumuz değerin kendisini değil, yalnızca tarafımızı savunmaya başlıyoruz.

Böyle olunca da algı yönetiminin nasıl çalıştığını fark edemiyoruz.

Ergenekon ve Balyoz bize ne anlatmalıydı?

Yıllar sonra Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde yaşananların önemli bir bölümünü farklı bir gözle değerlendirdik.

O dönemlerde toplumun önemli bir kesimi, “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” düşüncesiyle hareket etti.

Birileri suçlanıyorsa mutlaka bir şey vardır diye düşündük.

Bugün ise çok daha dikkatli olmak zorundayız.

Çünkü bir insan hakkında suçlama bulunması, onun suçlu olduğu anlamına gelmez.

Bir iddianın çok fazla tekrarlanması, onu otomatik olarak gerçeğe dönüştürmez.

Bir raporun bulunması da o raporun tartışılmaz biçimde doğru olduğu anlamına gelmez.

Hukukun temel görevi zaten tam burada başlar:

İddia ile gerçeği birbirinden ayırmak.

Bugün yaşanan siyasi normalleşmeler de aynı sınavın parçası

Bugün siyasi hayatımızda yaşanan gelişmelere de aynı pencereden bakıyorum.

Kuşadası’nda, Ömer Günel başkanlığındaki CHP yönetimine muhalif olmak amacıyla seçilen İYİ Partili bazı meclis üyelerinin CHP’ye geçmesi karşısında yeterince güçlü bir tepki vermedik.

Bunu normalleştirdik.

Bugün İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın AK Parti’ye geçmesi gibi bir gelişme karşısında tepki gösterirken, dün normalleştirdiğimiz siyasi transferlerin bizi ahlaki açıdan daha zayıf bir konuma getirdiğini düşünmek zorundayız.

Buradaki mesele CHP, AK Parti, İYİ Parti veya başka bir parti değildir.

Mesele ilke meselesidir.

Yanlış bizim mahallemizde olduğunda da yanlış diyebiliyor muyuz?

Eğer diyebiliyorsak hiçbir algı yönetimi bizi kolay kolay yönetemez.

Ama kendi tarafımızdaki yanlışı savunup karşı tarafın yanlışı karşısında adalet istemeye devam edersek, aslında savunduğumuz şey adalet değil, tarafımız olur.

Güç kimdeyse her şeyi yapabilir mi?

Bence bugün toplum olarak kendimize sormamız gereken soru budur.

Gücü eline geçiren her şeyi yapabilir mi?

Cevabımız “Hayır” olmalı.

Çünkü gücü sınırlayan yalnızca yasa değildir.

Toplumsal etik vardır.

Ahlak vardır.

Vicdan vardır.

Meslek ilkeleri vardır.

Ve en önemlisi, insanın hakkını koruma sorumluluğu vardır.

Gücü kötüye kullananlar kadar güce tapanların ve güçten korkanların da sorumluluğu vardır.

Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında da yaşar.

Ben bugün neyi hatırlıyorum?

Bugün 6 Ekim.

Kızımın doğum günü.

17 yıl önce bugün hayatıma dünyanın en güzel hediyesi geldi.

Dört yıl önce yine bugün, kızımın 13. yaş gününde cezaevine götürüldüm.

Bugün geriye dönüp baktığımda artık yalnızca başıma gelenleri anlatmak istemiyorum.

Bundan daha büyük bir şey söylemek istiyorum:

Adalet, yalnızca bizim için istendiğinde adalet değildir.

Bizden olmayanın hakkını savunamadığımız sürece kendi hakkımızı da gerçek anlamda koruyamayız.

Karşı mahallede yapılan haksızlığa sessiz kalıp kendi mahallemizde adalet ararsak, yarın hangi ilkeye dayanacağımızı açıklayamayız.

Kendi siyasi düşüncemiz uğruna hukuku esnetirsek, bir gün aynı esnekliğin bize karşı kullanılmasına itiraz etme hakkımızı da zayıflatırız.

Ben Anadolu’nun kadim vicdanına inanıyorum.

Bu toprakların insanlarının, zaman içerisinde parti tutmaktan önce adaleti; taraf olmaktan önce hakkaniyeti; güçlüden yana olmaktan önce doğru olandan yana olmayı yeniden öğrenebileceğine inanıyorum.

Benim 6 Ekim’den çıkardığım en büyük ders budur.

Kızımın doğduğu gün benim için hayatın başladığı gündü.

Kızımın 13. yaş gününde yaşadığım tutuklanma ise bana başka bir şey öğretti:

Özgürlüğün, adaletin ve hukukun değerini yalnızca kaybettiğimizde değil, başkasının elinden alınırken de savunmak zorundayız.

Çünkü adalet bir gün hepimize lazım olabilir.

Ve o gün geldiğinde yanımızda kimin olduğundan önce, hangi ilkenin ayakta kaldığı önem taşıyacaktır.

6 Ekim benim için artık hem mutluluğun hem acının tarihi.

Ama aynı zamanda bir hatırlatma:

Yanlış bizim tarafımızda olduğunda da “yanlış” diyebilmek…

Belki de toplumsal olarak yeniden başlamamız gereken yer tam olarak burasıdır.

📝 EDİTÖR NOTU

Bugün aynı zamanda İnşaat Mühendisi Fatma Çanakçı’nın sevgili kızının doğum günü. 🎂

Ege’den Medya Haber ailesi olarak kendisine sağlıklı, uzun, mutlu ve sevgi dolu bir ömür diliyor; yeni yaşının hayatına güzellik, umut ve nice güzel anılar getirmesini temenni ediyoruz. 🌸🎈

İyi ki doğdun, nice güzel yaşlara… ❤️

Ege’den Medya Haber Ailesi