İZMİR ŞEHİR TİYATROSU MU, ŞEHRİN TİYATROSU MU?

Bir kurumun hikâyesi, bir kentin hafızası ve siyasetin gölgesinde sanat
İzmir’in tiyatrosu var. Peki, İzmir Şehir Tiyatrosu’nun İzmir’e kattığı özgün değer nerede? Bir kentin sanat kurumunu yaşatmak, yalnızca bir yönetici atamak, sezon açmak ve oyun sahnelemek midir? Yoksa o kentin sanatçılarına, yazarlarına, kadınlarına, çocuklarına ve kültürel belleğine sahip çıkmak mı?
İzmir Şehir Tiyatrosu üzerine düşünürken insanın aklına yalnızca bugünün tartışmaları gelmiyor. Biraz geriye, bu kurumun ilk kuruluş yıllarına bakmak gerekiyor. Çünkü bir kurumun bugününü anlayabilmek için geçmişini bilmek, kuruluş nedenini hatırlamak ve hangi ihtiyaçtan doğduğunu sorgulamak şarttır.
Yıllar önce, Belediye Başkanı Osman Alyanak’ın öncülüğünde İzmir Şehir Tiyatrosu kurulurken babam Avni Dilligil, annem Belkıs Dilligil ve Dinçer Sümer gibi değerli sanatçılar ve yazarlar da bu kültürel oluşumun içindeydi.
Fuar Kültürpark Sahnesi’nin yanmasına kadar oyunlarıyla, kurslarıyla ve dinletileriyle yaşayan bu yapı, yalnızca bir tiyatro sahnesi değildi. İzmir’in kültürel hayatında bir iddianın, bir heyecanın ve sanatla kent arasında kurulmuş bir ilişkinin ifadesiydi.
Sonra o sahne sustu.
Ama tiyatro dediğimiz şey, yalnızca dört duvar ve bir sahneden ibaret değildir. Bir binanın yanmasıyla sanatın sona ermesi gerekmez. Asıl mesele, o binanın ardından yeniden bir sanat ortamı yaratacak iradenin bulunup bulunmamasıdır.
İşte İzmir’in hikâyesi tam da burada başlıyor.
Komisyon kurmak kolay, sanat kurmak zor!
Yıllar sonra İzmir Şehir Tiyatrosu adı, Özdemir Nutku’nun öncülüğünde yeniden gündeme geldi. Bu girişim de çeşitli güçlüklerle karşılaştı; kurumun geleceği, yönetim anlayışı ve sürdürülebilirliği üzerine tartışmalar yaşandı.
Ardından yeni bir dönem, yeni arayışlar ve yine bildik bir yöntem…
Önce bir komisyon kuralım!
Bizim memlekette komisyon kurmak, bazen iş yapmanın önüne geçen en konforlu yöntemdir. Bir sorun varsa komisyon kurulur, çözüm gerekiyorsa komisyon kurulur, karar alınacaksa yine komisyon kurulur.
Komisyon çalışır mı, çalışmaz mı; onu zaman gösterir.
Ancak sanat kurumlarında mesele, yalnızca bir komisyon oluşturmak değildir. O komisyonun kimlerden oluştuğu, hangi ölçütlerle çalıştığı, kararlarını nasıl verdiği ve kamuoyuna ne ölçüde hesap verebildiği önemlidir.
İzmir Şehir Tiyatrosu’nun genel sanat yönetmenliği sürecinde de benim eleştirdiğim temel mesele budur.
Anlatılanlara göre ülkenin çeşitli yerlerinden nitelikli yönetmenler, eğitimciler ve sanat yöneticileri başvuruda bulunmuştu. Süreci bilen bir dostumdan dinlediklerim de bende ciddi soru işaretleri oluşturdu. Sonuçta komisyonun kendi içinden bir ismin, Sayın Erten’in seçilmesiyle sonuçlanan bir süreç ortaya çıktı.
Burada özellikle belirtmek isterim: Erten’in şahsına yönelik kişisel bir itirazım yok. Benim sorguladığım, bir kamu sanat kurumunda yönetici belirleme yöntemidir.
Çünkü liyakat, yalnızca bir kişinin yetenekli olup olmamasıyla ilgili değildir. O kişinin hangi usulle seçildiği, diğer adayların hangi koşullarda değerlendirildiği ve kararın kamuoyunda ne ölçüde güven oluşturduğu da liyakatin ayrılmaz parçalarıdır.
Madem böyle bir görevlendirme yapılacaktı, neden daha başından itibaren açık, şeffaf ve güven veren bir süreç işletilmedi?
Dönemin Belediye Başkanı Tunç Soyer’in doğrudan bir görev teklifinde bulunması bile farklı bir yöntem olabilirdi. Elbette bu da tek başına liyakat güvencesi sağlamazdı. Ancak en azından hangi sorumluluğun, kime ve neden verildiği açıkça tartışılabilirdi.
Sonrasında Erten’in başkanlığında yürütülen sınav süreci de tartışmalara konu oldu.
Bir tiyatro kurumunda sınav yapılması elbette doğrudur. Ancak sınavın varlığı kadar yöntemi, ölçütleri ve sonuçlarının güvenilirliği de önemlidir.
Bir sınavın yapılmış olması, o sınavın adil ve doğru yürütüldüğünü kendiliğinden kanıtlamaz.
Sanat kurumlarında güven, yönetmelik maddelerinin ötesinde bir meseledir. Güven yoksa en doğru karar bile tartışmalı hâle gelir.
Sezon açmak yetmez, tiyatro yapmak gerekir!
Gelelim repertuvara.
Uyarlamalar, çeviri oyunları, başka şehirlerde veya farklı sahnelerde daha önce defalarca oynanmış eserler…
Elbette bunların hiçbirine kategorik olarak karşı değilim. İyi bir çeviri, başarılı bir uyarlama veya yeniden yorumlanan bir klasik, tiyatro sanatına büyük değer katabilir.
Ancak bir şehir tiyatrosunun varlık nedeni, yalnızca başka yerlerde üretilmiş eserleri sahneye taşımak olamaz.
Bir belediye tiyatrosu, bulunduğu kentin kültürel zenginliğini görünür kılmalı, yeni yazarların önünü açmalı, özgün yapımlara yatırım yapmalı ve yaşadığı coğrafyanın hikâyelerini sahneye taşımalıdır.
Peki, İzmir’in hikâyeleri nerede?
İzmirli yazarların eserleri nerede?
Kentin belleğini taşıyan insanların öyküleri, mahalleleri, sokakları, limanı, göçleri, kadınları, emekçileri ve kuşaklar boyunca biriktirdiği kültürel mirası nerede?
Bunları sormak, evrensel tiyatroya karşı çıkmak değildir. Tam tersine, evrensel sanatın yerel kültürle beslenebileceğini hatırlatmaktır.
Kendi toprağında yetişen hikâyeleri görmezden gelen bir kurum, dünyanın büyük yazarlarını sahneye taşısa bile kendi kentinin kültürel zenginliğini yeterince değerlendirememiş olabilir.
İzmir Şehir Tiyatrosu’nun özgün eserler üretmesini, çevre ilçelerde turneler yapmasını, çocuk ve gençlik tiyatrosunu uzmanlıkla ele almasını beklemek fazla mı?
İzmir’in köylerinde, ilçelerinde, okullarında ve mahallelerinde sanatla buluşmayı bekleyen insanlar yok mu?
Var.
Peki, bütün bu ihtiyaçları karşılayabilecek bir kurumun önceliği yalnızca sezonu açmak olabilir mi?
Bir sezonun başarılı olması, birkaç oyunun beğenilmesiyle ölçülemez. Repertuvarın çeşitliliği, üretimin niteliği, seyirciyle kurulan ilişki, yeni eserlerin ortaya çıkarılması ve tiyatronun kent yaşamına kattığı değer birlikte değerlendirilmelidir.
İyi oyun sahnelemek başka, güçlü bir tiyatro kurumu yaratmak başkadır.
Bir oyunun tekrar sahnelenmesi nitelik bakımından başarılı olabilir. Ancak başarılı tekrarlar, sürekli yeni eser üreten, yeni sanatçılar yetiştiren ve kentin kültürel belleğini geleceğe taşıyan bir sanat politikasının yerini tutmaz.
İzmir’in beklentisi daha fazlasıdır.
Levent Üzümcü geldi. Peki, ne değişti?
Sonraki süreçte kurum çevresinde tartışmalar ve soruşturmalar gündeme geldi. Ardından Levent Üzümcü göreve getirildi.
Şimdi aynı soruyu yeniden sormanın zamanı:
Ne değişti?
Levent Üzümcü, siyasi iktidarlara ve uygulamalara yönelik eleştirel tutumuyla tanınan bir sanatçı. Bu tutumu nedeniyle bir sanat kurumunun yönetiminde bulunmasına karşı çıkmak doğru olmaz. Bir sanatçının siyasi görüşü, tek başına onun yöneticilik yeterliliğini belirlemez.
Ancak tam da burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir sanatçının siyasi kimliği başka, yönettiği kurumun sanatsal başarısı başkadır.
Bir sanatçının siyasi iktidara karşı eleştirel olması, onun yönettiği kurumun bütün kararlarının eleştiriden muaf tutulmasını gerektirmez.
Tersine, özgürlük ve liyakat konusunda yüksek sesle konuşanların, yönettikleri kurumlarda da aynı ilkeleri uygulamaları beklenir.
Benim eleştirim de bu noktada başlıyor.
Üzümcü’nün kendi özel tiyatrosunda oynadığı oyunla İzmir Şehir Tiyatrosu sezonunun açılması, bende kurumun repertuvar politikası ve sanatsal bağımsızlığı konusunda soru işaretleri oluşturdu.
Elbette bir sanat yönetmeninin kendi sanatsal üretiminin kurumda yer alması, tek başına yanlış değildir. Bunun yanlış olup olmadığı; kararın hangi ölçütlerle alındığına, alternatiflerin değerlendirilip değerlendirilmediğine ve kurumun genel sanat politikasıyla nasıl ilişkilendirildiğine bağlıdır.
Ancak böylesine önemli bir kamu kurumunun sezon açılışı, yönetimin kendi sanatsal çevresinin ötesine geçebildiğini de göstermelidir.
İzmir Şehir Tiyatrosu, herhangi bir sanatçının özel tiyatrosunun devamı değildir. Bir siyasi partinin kültür vitrini de olmamalıdır.
Orası İzmir halkının tiyatrosudur.
Orada sahnelenen eserler, yapılan harcamalar, oluşturulan kadrolar ve alınan kararlar kamusal sorumluluk taşır.
Bir koltuğa oturmak başka, o koltuğun hakkını vermek başkadır.
İzmir’de tiyatro var. Peki, İzmir Şehir Tiyatrosu’nun farkı ne?
İzmir’de tiyatro yok demek, İzmir’de yıllardır emek veren insanlara haksızlık olur.
İlçelerde, köylerde, mahallelerde, amatör topluluklarda, özel tiyatrolarda ve çocuk tiyatrosu alanında çalışan insanlar var. Kısıtlı olanaklarla oyun çıkaran, çocukları sanatla buluşturan, seyirci yetiştiren, kendi imkânlarıyla ayakta kalmaya çalışan tiyatrocular var.
Bu insanlar çoğu zaman büyük bütçelere, geniş kadrolara veya kurumsal güvencelere sahip değiller.
Ama üretiyorlar.
Bazen bir okul salonunda, bazen küçük bir sahnede, bazen de bir ilçenin kültür merkezinde…
Seyirciyle buluşmak, çocuklara tiyatroyu sevdirmek ve yaşadıkları yerde sanatın devamlılığını sağlamak için uğraşıyorlar.
Üstelik İzmir’in kültürel altyapısı da bu üretimi destekleyebilecek olanaklara sahip. Elhamra gibi mekânların sanat faaliyetlerinde değerlendirilmiş olması, kentteki sahne imkânlarının önemini gösteriyor.
O hâlde sormak gerekiyor:
Bütün bu birikim varken İzmir Şehir Tiyatrosu’nun özgün katkısı ne olmalı?
Yanıt açık.
Kentte zaten var olan tiyatro hareketini güçlendirmek, yeni sanatçıların önünü açmak, çocukların ve gençlerin sanatla ilişkisini geliştirmek, İzmir’in hikâyelerini sahneye taşımak ve ülke tiyatrosuna yeni eserler kazandırmak…
Belediyenin olanakları, salonları ve kaynakları varsa, bunların karşılığında güçlü bir kamusal sanat üretimi beklemek yurttaşın hakkıdır.
Bir kurumun başarısı, yalnızca kaç oyun sahnelediğiyle değil, kentteki sanat hayatını ne ölçüde dönüştürdüğüyle de ölçülmelidir.
Yoksa ortaya büyük bir bina, geniş olanaklar, önemli bütçeler ve yüksek beklentiler çıkar; fakat kentin tiyatro hayatına kendi adıyla damga vuracak bir üretim modeli ortaya konulamaz.
İzmir için tostla yetinmek istemiyoruz!
İzmir’in sofrası zengin. Tiyatrosu da zengin olmalı.
İzmirli sanatçı nasıl olsa cepte mi?
Beni asıl rahatsız eden meselelerden biri de bu.
Neden bazı yönetim anlayışlarında dışarıdan gelen isimler daha makbul görülürken, İzmir’in kendi sanatçıları, yazarları ve tiyatro insanları zaten oradaymış, zaten cepteymiş gibi değerlendiriliyor?
Bir kentin kendi sanatçılarına sahip çıkması, sanatın evrenselliğini reddetmek değildir.
Elbette başka şehirlerden gelen sanatçılar da İzmir tiyatrosuna katkı sunmalıdır. Sanatın sınırları yoktur. Farklı deneyimler, farklı estetik anlayışlar ve farklı kültürlerden gelen sanatçılar bir araya geldiğinde tiyatro zenginleşir.
Ancak evrensellik adına yereli görmezden gelmek de doğru değildir.
İzmir’in tiyatrosu, İzmir’in insanını, tarihini, belleğini, sokaklarını ve hikâyelerini tanımalıdır.
Burada yetişen sanatçıların eserlerine alan açmalı, deneyimlerinden yararlanmalı ve yeni kuşakları bu birikimle buluşturmalıdır.
Bir kentin sanatçısı, ancak başka bir şehirden geldiğinde değerli hâle geliyorsa burada bir sorun vardır.
Yerel sanatçıyı korumak, ona ayrıcalık tanımak değil; emeğini, yeteneğini ve üretimini adil biçimde değerlendirmektir.
İzmir’in kendi sanatçılarını tanımayan, onların hikâyelerini sahneye taşımayan ve yerel kültürel birikimi yeterince değerlendirmeyen bir yönetim anlayışının kent tiyatrosu iddiası eksik kalır.
Çünkü şehir tiyatrosu, yalnızca bir şehirde bulunan tiyatro değildir.
Şehrin insanıyla, hafızasıyla, kültürüyle ve geleceğiyle ilişki kuran tiyatrodur.
Peki, kadın emeği bu tablonun neresinde?
Bir kentin kültürel hafızasını konuşurken kadınları unutmak, o hafızanın yarısını dışarıda bırakmaktır.
İzmir’in hikâyelerinde kadınlar var. Fabrikalarda çalışan kadınlar, tarlalarda emek veren kadınlar, evlerinde görünmeyen bir yükü taşıyan kadınlar, çocuk yetiştirenler, sanat üretenler, yazanlar, oynayanlar ve kendi hayatını kurmaya çalışanlar var.
Peki, bu kadınların hikâyeleri tiyatro sahnesinde ne kadar yer buluyor?
Kadın sanatçıların emeği yalnızca oyunculuklarıyla mı değerlendiriliyor, yoksa yönetmenlikten yazarlığa, dramaturjiden sanat yönetimine kadar her alanda eşit fırsatlar bulabiliyorlar mı?
Kadınların tiyatroya katkısını yalnızca sahnede görünen yüzlerle sınırlamak, arka plandaki emeği görmezden gelmek demektir.
Bir oyunun ortaya çıkmasında oyuncular kadar dramaturgların, kostüm tasarımcılarının, sahne amirlerinin, teknik ekiplerin, eğitmenlerin ve daha nice görünmeyen emekçinin katkısı vardır.
Bu emeklerin önemli bir bölümünü kadınlar da üstlenir.
Ancak bir sanat kurumunun başarısı konuşulurken çoğu zaman yalnızca yönetici, başrol oyuncusu veya sezonun popüler yapımı öne çıkar. Eserin ortaya çıkmasını sağlayan kolektif emek geri planda kalır.
Oysa tiyatro, doğası gereği kolektif bir sanattır.
Bir kişinin başarısı üzerinden bütün bir kurumun başarısını ilan etmek de, bir yöneticinin siyasi kimliği üzerinden kurumun sanat politikasını değerlendirmek de yetersizdir.
İzmir Şehir Tiyatrosu, kadınların hikâyelerini sahneye taşıyan, kadın yazarların metinlerine yer açan ve kadın sanatçıların üretim koşullarını geliştiren bir anlayışa sahip olmalıdır.
Üstelik bu yaklaşım, yalnızca kadınların sorunlarını anlatan oyunlarla sınırlı kalmamalıdır. Kadınların hayatın her alanındaki varlığını, mizahını, çelişkilerini, başarılarını ve toplumsal deneyimlerini de görünür kılmalıdır.
Kadınların yalnızca mağduriyetlerinin anlatıldığı değil, kendi hikâyelerini kurabildikleri bir tiyatrodan söz ediyorum.
Çünkü sanat, görünmeyeni görünür kılma sorumluluğunu da taşır.
Ve İzmir’in kültürel belleği, kadınların emeği olmadan tamamlanamaz.
Çocuk tiyatrosu, bir kurumun geleceğe yaptığı yatırımdır
Bir başka önemli mesele de çocuklar ve gençler.
Çocuk tiyatrosu, yetişkinler için hazırlanmış oyunların küçültülmüş hâli değildir. Kendi uzmanlığı, dramaturjisi, oyunculuk dili ve pedagojik sorumluluğu olan ayrı bir alandır.
Çocuğun dünyasını tanımak, onun dikkatini ve duygusal gelişimini anlamak, yaşına uygun bir dil kurmak ve sanat aracılığıyla düşünmesini sağlamak gerekir.
Bir çocuk oyunundan yalnızca eğlenmesini değil, soru sormasını, hayal kurmasını, başka insanları anlamasını ve kendi duygularını tanımasını da bekleriz.
Böyle bir üretim, tesadüflere bırakılamaz.
İzmir Şehir Tiyatrosu’nun çocuklara yönelik özgün eserler geliştirmesi, okullarla iş birliği yapması, uzmanlardan yararlanması ve farklı ilçelerde çocukları tiyatroyla buluşturması gerekmez mi?
Çocuklar yalnızca bugünün seyircileri değildir. Yarın tiyatroya gidecek, kitap okuyacak, sanat üretecek ve kentlerinin kültürünü taşıyacak insanlardır.
Onlara ayrılan kaynak, geleceğe yapılan yatırımdır.
Üstelik çocuk tiyatrosu, kentteki gelir ve imkân farklılıklarının kültüre erişim üzerindeki etkisini azaltmak için de önemli bir araçtır.
Merkezde yaşayan çocukla çevre ilçelerde yaşayan çocuk aynı sanat olanaklarına ulaşamıyorsa, belediye tiyatrosunun bu eşitsizliği azaltmak için sorumluluk alması gerekir.
Bir kent tiyatrosu yalnızca salonuna gelebilenlere değil, tiyatroya ulaşmakta güçlük çekenlere de ulaşmalıdır.
Çocuğa tiyatroyu sevdirmek, ona yalnızca bir oyun izletmek değil; hayatı başka insanların gözünden görebilme yeteneği kazandırmaktır.
İzmir Şehir Tiyatrosu’nun başarısını değerlendirirken bu ölçüyü de unutmamak gerekir.
İstifalarla kapanan bir dönem, cevapsız kalan sorular
Şimdi sanat politikası ve yönetim anlayışı konusunda eleştirdiğim bu dönemin, ilgili yönetim kadrolarının ve kurulların istifalarıyla sona erdiği bir tabloyla karşı karşıyayız.
Peki, geride ne kaldı?
Hangi hedeflere ulaşıldı? Hangi hedefler gerçekleştirilemedi? Kurumun İzmir tiyatrosuna katkısı nasıl değerlendirildi? Yerel sanatçılar, yeni yazarlar, çocuk tiyatrosu ve çevre ilçelere ulaşma konusunda hangi somut sonuçlar elde edildi?
Bunları sormak, geçmişte görev almış insanları peşinen suçlamak değildir.
Tam tersine, kamusal sorumluluğun gereğidir.
Kamu kaynaklarıyla faaliyet gösteren bir sanat kurumunda, yönetim dönemlerinin değerlendirilmesi ve sonuçlarının açıklanması doğal bir beklentidir.
Bir kurumun yönetiminden ayrılmak, o kuruma ve kamuoyuna karşı sorumluluğun da sona erdiği anlamına gelmez.
İstifalar bir dönemi kapatabilir. Ancak o dönemin neden beklentileri karşılayamadığına ilişkin soruları ortadan kaldırmaz.
Şimdi yapılması gereken, yalnızca yeni isimler belirlemek değil; geçmiş deneyimlerden yararlanarak daha sağlam bir kurumsal yapı oluşturmaktır.
Aynı yöntemleri yeniden deneyip farklı sonuçlar beklemek, sanat yönetimi açısından da doğru bir yaklaşım değildir.
İzmir Şehir Tiyatrosu’nun geleceği, kişilerin değişmesinden çok yönetim anlayışının değişmesine bağlıdır.
Sayın Cemil Tugay, İzmir’in tiyatrosu için nasıl bir yol haritanız var?
Sayın Başkan,
İzmir Şehir Tiyatrosu hakkında sizden ve belediyenin kültür yönetiminden açık bir açıklama bekliyorum.
Bu beklentim bir siyasi polemik yaratmak için değil, İzmir’in kültür hayatını ilgilendiren önemli bir sorunun yanıt bulması içindir.
İzmir Şehir Tiyatrosu’nun geleceği için nasıl bir model düşünülüyor?
Genel sanat yönetmeni ve yönetim kadroları hangi ölçütlerle belirlenecek?
Liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik nasıl güvence altına alınacak?
İzmirli sanatçıların, yazarların ve bağımsız tiyatroların katkısı nasıl sağlanacak?
Kadın sanatçıların üretim olanaklarını geliştirmek, yerel hikâyeleri görünür kılmak ve çocuk tiyatrosunu güçlendirmek için hangi somut adımlar atılacak?
Çevre ilçelerde yaşayan yurttaşların tiyatroya erişimini kolaylaştırmak ve yerel kültürün korunmasına katkıda bulunmak için nasıl bir program hazırlanacak?
Ve en önemlisi, İzmir Şehir Tiyatrosu’nun başarısı hangi ölçütlerle değerlendirilecek?
Bu soruların yanıtları, yalnızca tiyatrocuları değil, İzmir’de yaşayan bütün yurttaşları ilgilendiriyor.
Çünkü kültür ve sanat, belediyelerin yalnızca etkinlik takvimine eklediği faaliyetler değildir. Kentin yaşam kalitesini, düşünsel zenginliğini, toplumsal dayanışmasını ve gelecek kuşakların dünyaya bakışını etkileyen temel alanlardır.
Belediyecilik, yalnızca yolları yapmak, parkları düzenlemek ve binalar inşa etmek değildir.
Bir kentin kültürel hayatını geliştirmek, sanatçısının üretmesine olanak sağlamak ve yurttaşının sanatla buluşmasını kolaylaştırmak da belediyeciliğin sorumlulukları arasındadır.
Bu nedenle İzmir Şehir Tiyatrosu’nun geleceğine ilişkin kapsamlı, açık ve kamuoyuyla paylaşılmış bir sanat politikasına ihtiyaç vardır.
İzmir’in sanatçıları bu kentin kültürel zenginliğidir. Onları hatırlamak, onların üretimini desteklemek ve kentin hikâyelerini geleceğe taşımak bir lütuf değil, kültür yönetiminin görevidir.
Sayın Başkan, beni partiniz değil, sanata bakışınız bağlar!
Benim için mesele hangi siyasi partinin iktidarda olduğu değildir.
Mesele, o siyasi iradenin sanata nasıl baktığıdır.
Hangi sanatçıyla fotoğraf çektirdiğiniz değil, hangi sanatçının üretimine alan açtığınız önemlidir.
Kaç komisyon kurduğunuz değil, o komisyonların İzmir’e ne kazandırdığı önemlidir.
Hangi isimleri göreve getirdiğiniz kadar, o isimlerin hangi ölçütlerle seçildiği ve görevlerini nasıl yerine getirdiği de önemlidir.
Bir belediye başkanının görevi, sanatı kendi siyasi çevresinin uzantısı hâline getirmek değildir. Sanatın özgürce üretilebileceği, liyakatin korunacağı, kamusal kaynakların doğru kullanılacağı ve kentteki kültürel birikimin değerlendirileceği koşulları yaratmaktır.
Sanat kurumları siyasi iktidarlardan bağımsız düşünülmemelidir; çünkü kamu kaynaklarıyla çalışırlar ve demokratik denetime tabidirler. Ancak siyasi denetim, sanatsal tercihlerin partizan ilişkilerle belirlenmesi anlamına da gelmemelidir.
Kamu yönetiminin görevi, sanata hükmetmek değil, sanatın özgürce gelişebileceği zemini oluşturmaktır.
İzmir Şehir Tiyatrosu’nun ihtiyacı da budur.
Geçmişin birikimine saygı duyan, bugünün sanatçısını destekleyen, kadınların emeğini görünür kılan, çocuklara ulaşan, yeni yazarlar yetiştiren ve İzmir’in hikâyelerini evrensel tiyatro diliyle buluşturan bir kurum…
Bunun için yeni bir komisyon kurulabilir, yeni bir yönetici atanabilir, yeni bir sezon programı hazırlanabilir.
Ama bunların hiçbiri, güçlü bir sanat politikası olmadan yeterli değildir.
Çünkü mesele bir koltuğun kime verildiği değil, o koltuğun hangi anlayışla doldurulduğudur.
Ben İzmir Şehir Tiyatrosu’nun yalnızca adının yaşamasını istemiyorum.
İzmir’in sanatçılarıyla büyümesini, yazarlarıyla zenginleşmesini, kadınlarının hikâyeleriyle derinleşmesini, çocuklarıyla geleceğe uzanmasını istiyorum.
Kentin kültürel belleğini koruyan, yerel sanatçısını görmezden gelmeyen, kamusal kaynakların hakkını veren ve dünya tiyatrosuyla yarışabilecek bir kurum olmasını istiyorum.
Çünkü İzmir, yalnızca başka yerlerde üretilen eserlerin sergilendiği bir kent değildir. Kendi hikâyeleri, kendi sanatçıları ve kendi kültürel birikimiyle ülke tiyatrosuna katkı sunabilecek bir kenttir.
Bu potansiyelin değerlendirilmesini beklemek de en doğal hakkımızdır.
Sayın Cemil Tugay, İzmir’in tiyatrosu için sizden bir açıklama bekliyorum. Ama yalnızca bir açıklama değil; bir irade, bir yol haritası ve uygulanabilir bir sanat politikası bekliyorum.
Benim ölçüm siyasi aidiyet değil, sanatsal üretimdir.
Benim beklentim kişisel yakınlık değil, liyakattir.
Benim derdim birilerinin koltuğu değil, İzmir’in kültürel geleceğidir.
Ve son sözüm şudur:
İzmir Şehir Tiyatrosu, yalnızca İzmir’de bulunan bir tiyatro olmamalı; İzmir’in kendisini anlattığı, sanatçısına sahip çıktığı ve geleceğini kültürle kurduğu bir kurum olmalıdır.
Çünkü bir şehrin tiyatrosu, yalnızca sahnede oynanan oyunlarla değil, o şehrin sanatına ne kadar sahip çıktığıyla yaşar.
İzmir’in hikâyesi daha bitmedi.
Şimdi sıra, o hikâyeyi gerçekten sahneye taşıyacak bir anlayışta.
Rahmi Dilligil










































