BİR SEMTTEN ESNAF GİDERSE, O SEMT ÖLMEYE MAHKÛMDUR!

Bir kentin ruhu binalarda değil, sokaklarında yaşayan insanlarda saklıdır
Fethi KARADENİZ
Bir semtin ışıkları yanıyor, caddeleri kalabalık, kafeleri dolu, tabelaları rengârenk olabilir. Ama bütün bunlar o semtin hâlâ yaşadığı anlamına gelir mi?
Ya sabah kepengini açan bakkal gitmişse… Mahallelinin derdini bilen manav artık yoksa… Yıllardır aynı sokakta hizmet veren elektrikçi, tesisatçı, kuru temizlemeci dükkânını kapatmışsa… Komşular birbirini tanımıyor, insanlar yaşadıkları sokağa yalnızca uyumak için geliyorsa…
O zaman ortada büyüyen bir şehir değil, ruhunu yavaş yavaş kaybeden bir semt vardır.
Çünkü bir semti semt yapan yalnızca binaları, yolları ve iş yerleri değildir. O semti yaşatan; insan ilişkileri, komşuluk kültürü, dayanışma duygusu ve bütün bunların merkezinde yer alan mahalle esnafıdır.
Esnaf giderse yalnızca bir dükkân kapanmaz. Bir mahallenin hafızasından da bir parça silinir.
BİR ZAMANLAR MAHALLELERİN BİR RUHU VARDI
Hatırlayın…
Bakkalın veresiye defteri vardı. Ay sonunu getiremeyen komşu, ihtiyacını alır; hesabını imkânı olduğunda kapatırdı. Manav, müşterisinin ne alacağını daha o kapıdan girmeden bilirdi. Elektrikçi birkaç sokak ötede, tesisatçı hemen köşedeydi. Taksi durağında yıllardır aynı şoförler çalışır, mahalleli kimin nerede oturduğunu, kimin ne işle uğraştığını bilirdi.
Sokakta karşılaşan insanlar birbirine selam verir, kapılar çalınır, hatır sorulur, gerektiğinde yardıma koşulurdu.
Mahalle dediğimiz şey tam da buydu: İnsanların yalnızca yan yana yaşaması değil, birbirlerinin hayatına dokunması…
Sonra şehirler değişmeye başladı. Elbette değişim kaçınılmazdı. Yeni binalar yapıldı, eski yapılar yenilendi, ticaret gelişti, farklı işletmeler açıldı. Ancak asıl mesele değişimin kendisi değil, bu değişim yaşanırken o semtin eski sakinlerinin ve küçük esnafının ne kadar hesaba katıldığıydı.
Bir zamanlar insanların yaşadığı sokaklar, zamanla belirli ticari faaliyetlerin yoğunlaştığı bölgelere dönüştü. Önce konfeksiyon mağazaları, atölyeler, düğmeciler ve fermuarcılar çoğaldı. Ardından başka sektörler geldi. Bazı sokaklarda turizm ve eğlence mekânları öne çıktı. Kafeler, restoranlar ve gece geç saatlere kadar açık işletmeler arttı.
Ticaretin gelişmesi elbette başlı başına kötü değildir. Bir kentin ekonomik canlılığa, yeni işletmelere ve istihdama ihtiyacı vardır. Fakat bir bölgede ticaret büyürken yaşam küçülüyorsa, orada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir mesele var demektir.
Kiralar yükseliyor, işletme giderleri artıyor, küçük esnafın kazancı masraflarını karşılamaya yetmiyor. Yıllardır aynı sokakta ekmeğini kazanan insanlar dükkânlarını kapatmak zorunda kalıyor. Onların yerini başka işletmeler alıyor; ancak yeni tabelaların çoğalması, kaybolan mahalle kültürünün geri geldiği anlamına gelmiyor.
BİR MANAVIN VEDASI, BİR MAHALLENİN KAYBI
Bu değişimin insanın içine en çok dokunan tarafını bir manavın vedasında gördüm.
Yıllardır dükkânında emek veren bir manav, artık işini sürdüremeyeceğini, dükkânını kapatıp köyüne döneceğini söyledi.
Mahalleli olarak üzüldük. Elinde kalan ürünleri, konservelerine kadar birkaç saat içinde satın aldık. Belki de o gün yaptığımız şey yalnızca alışveriş değildi. Yıllardır aynı sokakta bizimle birlikte yaşayan, emeğini ortaya koyan bir insana son kez destek olmak, vedasını paylaşmaktı.
O manav gitti.
Yerine yine gıda ağırlıklı bir kafe açıldı.
Bir süre sonra ise köye dönen o esnafın vefat haberini aldık.
İnsan bazı haberlerin karşısında ne söyleyeceğini bilemiyor. Geride kalan yalnızca kapanmış bir dükkân değildi. Bir emek hikâyesi, yılların alışkanlığı ve mahalle hayatının tanıdık bir yüzü de aramızdan ayrılmıştı.
Vah gidene… Vah kaybettiğimiz mahalle kültürüne!
Elbette bir esnafın hayatını kaybetmesini yalnızca şehirdeki dönüşümle açıklamak mümkün değil. Ancak bu yaşanmışlık bana bir gerçeği yeniden düşündürdü: Şehirler değişirken insanları, onların emeklerini ve kurdukları bağları ne kadar kolay geride bırakıyoruz.
Bir dükkânın kapanması bazen ticari bir karardır. Bazen ekonomik zorunluluktur. Bazen de yıllarca mücadele eden bir insanın artık devam edememesidir.
Ama her kapanan kepenk, o sokakta bir eksilme yaratır.
MAHALLE ESNAFININ YERİNİ NE ALIYOR?
Bugün birçok semtte gece geç saatlere kadar açık kafeler, restoranlar ve dönerciler görüyoruz. Bazı sokaklarda araç park edecek yer bulmak zorlaşıyor. Kaldırımların kullanımı, motosiklet parkları, trafik ve gürültü günlük hayatın tartışma konuları hâline geliyor.
Bir zamanlar mahallelinin gündelik ihtiyaçlarını karşılayan küçük işletmelerin yerini farklı ticari faaliyetler alırken, o bölgede gerçekten yaşayan insanların ihtiyaçları ikinci plana düşebiliyor.
Taksi durağı kaldırılıyor, yerine başka bir kullanım getiriliyor. Bakkal kapanıyor, manav gidiyor, tesisatçı başka bir bölgeye taşınıyor. Bir süre sonra mahalleli, en basit ihtiyacı için bile başka sokaklara, başka semtlere gitmek zorunda kalıyor.
Üstelik yenilenen binalardaki dairelerin satılık veya kiralık ilanları çoğalırken, o semtin yıllardır yaşayan sakinleri de giderek azalabiliyor.
Peki, bir yerde binalar yenilenirken oradaki yaşamı ayakta tutan insanlar da aynı yerde kalabiliyor mu?
Asıl soru budur.
Şehirleri yalnızca gayrimenkul değerleri üzerinden değerlendirmek, yaşamın bütününü gözden kaçırmaktır. Bir binanın değer kazanması, çevresindeki mahallenin de aynı ölçüde zenginleştiğini göstermez. Ticari hareketliliğin artması da komşuluk ilişkilerinin güçlendiği anlamına gelmez.
Bir semt ekonomik açıdan büyürken sosyal açıdan yoksullaşabilir.
İşte üzerinde durmamız gereken tehlike tam da budur.
TEKNOLOJİ GELİŞSİN AMA MAHALLE KÜLTÜRÜ KAYBOLMASIN
Elbette alışverişin biçimi değişti. Mahalle bakkalının veresiye defterinin yerini banka kartları, internet üzerinden verilen siparişler ve kapıya kadar gelen paketler aldı.
Kimseye geçmişe dönelim, teknolojiyi reddedelim diyemeyiz. İnsanların alışveriş tercihleri değişiyor; büyük marketler, zincir mağazalar ve çevrim içi satış sistemleri hayatımızın bir parçası hâline geliyor.
Ancak mahalle esnafını yalnızca mal satın aldığımız bir yer olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
O esnaf, bazen yaşlı komşusunun alışverişini evine götürür. Bazen mahallede birinin günlerdir görünmediğini fark eder. Bazen müşterisini tanıdığı için ihtiyacını anlar, bazen de zor durumda kalana imkânı ölçüsünde yardımcı olur.
Her esnafın böyle davrandığını söylemek elbette mümkün değil. Fakat mahalle esnafının önemli işlevlerinden biri, ticaretin ötesinde kurduğu bu insani ilişkidir.
Büyük işletmelerin ve dijital alışverişin sunduğu kolaylıklar tartışılmaz. Ancak küçük esnafın ekonomik olarak ayakta kalabilmesi, mahallelerin sosyal dokusunun korunması bakımından da önem taşır.
Küçük esnafı korumak, yalnızca geçmişe duyulan özlem değildir. Bu, insanların yaşadıkları çevrede temel ihtiyaçlarına ulaşabilmesi, yerel ekonominin canlı kalması ve mahalle yaşamının sürdürülebilmesi meselesidir.
PEKİ, BU DÖNÜŞÜMÜ KİM PLANLIYOR?
Burada asıl sorumluluk, şehirlerin geleceğini şekillendiren planlama anlayışında ve alınan kararlarda karşımıza çıkıyor.
Bir semtin gelişmesi isteniyorsa yalnızca yeni binalar, daha fazla işletme ve daha yüksek ticari kazanç düşünülmemeli. Orada yaşayan insanların ihtiyaçları, küçük esnafın durumu, ulaşım, otopark, kaldırımlar, gürültü ve konutların gerçekten yaşam alanı olarak korunması da hesaba katılmalı.
İmar kararları, ruhsat uygulamaları ve yerel yönetimlerin düzenlemeleri değerlendirilirken şu sorular mutlaka sorulmalı:
Bir bölgede hangi tür işletmeler yoğunlaşıyor? Konut alanları giderek ticari alanlara mı dönüşüyor? Mahalle sakinlerinin gündelik ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri dükkânlar kalıyor mu? Küçük esnafın artan maliyetler karşısında ayakta kalabilmesi için hangi imkânlar var? Sokaklar yalnızca müşterilerin gelip gittiği yerler mi, yoksa insanların yaşamaya devam ettiği mahalleler mi?
Bunlar, yalnızca geçmişi özleyen insanların soruları değildir. Sağlıklı bir kent yaşamı isteyen herkesin üzerinde durması gereken konulardır.
Değişim kaçınılmaz olabilir; ancak değişimin yönü ve sonuçları tartışılabilir. Bir semtin ekonomik canlılığı ile yaşanabilirliğini birbirine karşıt iki seçenek olarak görmek zorunda değiliz.
Ticaret de gelişebilir, mahalle kültürü de yaşayabilir. Yeni işletmeler de açılabilir, küçük esnaf da varlığını sürdürebilir. Bunun için kentlerin yalnızca bugünkü kazanç hesabıyla değil, uzun vadeli yaşam kalitesi gözetilerek planlanması gerekir.
KINA YAKMAK KOLAY, KAYBEDİLEN MAHALLEYİ GERİ GETİRMEK ZOR!
Şimdi bir kez olsun, karar vericilerin ve şehirler üzerine söz söyleyen herkesin akşam saatlerinde bu sokaklarda yürümesini istiyorum.
Kapanmış kepenklere baksınlar. Mahallelinin başka yerlere taşınmak zorunda kaldığı sokakları görsünler. Bir zamanlar birbirini tanıyan insanların artık selamlaşmadığı, eski komşuların yerini sürekli değişen yüzlerin aldığı mahalleleri düşünsünler.
Işıl ışıl tabelaların arasında bir zamanlar o semtin hafızasını oluşturan insanların nerede olduğunu sorsunlar.
Çünkü kına yakmak kolaydır; kaybedilen bir mahalleyi yeniden kurmak zordur.
Benim itirazım değişime değil. Benim itirazım, insanı değişimin hesabına katmayan anlayışadır. Esnafı yalnızca ekonomik rekabetin içinde bırakıp mahallenin sosyal hayatındaki yerini görmezden gelen yaklaşımayadır.
Bir semtin gerçek zenginliği, yalnızca yükselen bina fiyatları, çoğalan işletmeler ya da gece boyunca yanan ışıklar değildir.
Gerçek zenginlik; kapısını çalabileceğiniz komşunuz, selam verebileceğiniz esnafınız, ihtiyacınız olduğunda ulaşabileceğiniz ustanız ve kendinizi yabancı hissetmediğiniz sokaklarınızdır.
Bir kenti yaşanabilir kılan, insanların o kentte yalnızca bulunması değil, oraya ait hissedebilmesidir.
Esnaf giderse mahalle eksilir. Mahalle eksilirse şehir yoksullaşır.
Ve bir gün geriye yalnızca binalar, tabelalar, yüksek kiralar ve kiralık dükkânlar kalırsa, dönüp kendimize şu soruyu sormak zorunda kalacağız:
Biz bu semti ne zaman, kimlere ve neden kaybettik?
Çünkü bir semtin ölüm ilanı, son dükkân kapandığında verilmez.
O ilan, insanlar aynı sokaklarda yaşadığı hâlde artık birbirlerini tanımamaya başladığında yazılır.















































