Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Farmasonluk, Sermaye ve Sömürü: Atatürk’ün Kapattığı Kapılar Bugün Neden Yeniden Açıldı?

Can Holding operasyonu kapsamında gözaltına alınan isimler arasında bir kez daha dikkat çeken bir gerçek var: Türkiye’de “sembolik kardeşlik” söylemiyle kurulan farmason örgütlerine üye olanların neredeyse tamamı sermaye çevrelerinin ön sıralarında.
İsimler değişiyor, dönemler değişiyor; ama tablo hep aynı. Finansın, medyanın, sanayinin ve siyasetin belirli bir kesimi bu “gizli” ağlarda birbirini kollarken, ülkenin çalışan kesimi günbegün yoksullaşıyor. Bu tesadüf değil, sistemin ta kendisi.

Zenginliğin kardeşliği

Türkiye’de farmasonluk, Cumhuriyet’le birlikte yasaklanmasına rağmen her dönemde bir biçimde varlığını sürdürdü.
Sözde “evrensel etik” ve “insanlık idealleri”yle yola çıkan bu yapılanmalar, pratikte ekonomik ve siyasal iktidarın iç çemberini oluşturdu.
Birbirini ihale masalarında, banka yönetimlerinde, medya imtiyazlarında destekleyen bu “sembolik kardeşlik” ağı, aslında kapitalizmin en rafine halini temsil ediyor: Sömürünün dayanışması.

Remzi Sanver örneğinde olduğu gibi, farmason örgütleri hep “bilim, özgür düşünce ve çağdaşlık” kisvesiyle sunuldu kamuoyuna.
Oysa toplumsal eşitliği değil, ayrıcalıklı bir tabakanın kendi çıkar düzenini yeniden üretmesini sağladılar.

Etrafınızda çok uzaklarda aramayın

Bugün bu kardeşlik bağının ürünlerini görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok.
Etrafınıza iyi bakın… Bir siyasi partiden halka hizmet için seçilmiş bir farmasonun icraatlarını inceleyin.
Göreceksiniz ki, o kurumun kendi imkânlarıyla yapabileceği işler ihalelerle özel firmalara devredilmiş, halkın parası “kardeş” zenginlere aktarılmıştır.

Öylesine gözleri kararmış ve cesaretlidirler ki, ihaleleri kendi kardeşlik bağlarına göre dağıtmak için türlü hilelere başvururlar.
İstedikleri firma ihaleyi alamazsa, gözlerini kırpmadan iptal ettirirler.
Çevresine ve hangi siyasi partiden seçilmişse o partiye kendisine sorgusuz biat edecek, eleştirmeyecek insanları toplar; alkış orduları kurarlar.
Yerelde medya ve sosyal medya trollerini besler, reklam akışıyla ödüllendirirler.
Onların kalemleriyle doğruları yazanlara saldırırlar; yalanı, gerçeğin yerine koyarlar.

Ve ne acıdır ki, bütün bu oyunlarda milli ve dini değerleri de kullanmaktan çekinmezler.
Onlar için siyaset de, din de, vatan sevgisi de sadece birer araçtır.
Amaç; çıkar ağını korumak, kardeşlik zincirini kırmadan devam ettirmektir.

Atatürk neden kapattı?

Mustafa Kemal Atatürk, daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu yapılanmaların devletin içinde örgütlenmeye başlamasından rahatsız olmuştu.
Osmanlı’nın son döneminde, özellikle İttihat ve Terakki içindeki bazı farmason yapılanmaları dış bağlantılarla hareket eden yarı-gizli güç merkezleri haline gelmişti.
Atatürk, “egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu” bir sistem kurarken, hiçbir kapalı kardeşliğe tahammül göstermedi.

1925 yılında, Hür ve Kabul Edilmiş Farmasonlar Locası da dahil olmak üzere Osmanlı’dan kalan tüm farmason örgütlerini kapattı.
Çünkü Atatürk’ün gözünde ulusun birliğini tehdit eden her yapı —ister tarikat, ister cemiyet, isterse loca olsun— aynı mantıkla işliyordu: Toplumsal ayrıcalık ve çıkar birliği.

Bugün yeniden mi örgütleniyorlar?

Yüz yıl sonra geldiğimiz noktada, Atatürk’ün kapattığı o kapılar yeniden aralanmış gibi.
Ekonomik gücü elinde tutan azınlık, küresel ağlar ve yerli uzantılarıyla birlikte siyasal iktidar üzerinde hâlâ etkili.
Bunun adı “farmasonluk” olmasa da biçimi aynı: Kapalı kapılar ardında yürüyen ilişkiler, ihale dostlukları, medya destekleri, akademik parlatmalar ve sonunda halktan uzaklaşan bir zümre.

Bugün “akademisyen”, “iş insanı”, “bilim insanı” sıfatlarıyla tanıtılan bazı isimlerin, halktan kopmuş bir sınıfın çıkarlarını koruduğu gerçeğini görmek gerekiyor.
Farmasonluk, belki isim olarak etkisini yitirdi; ama o zihniyet –sınıfsal dayanışmanın halk aleyhine işleyen biçimi– hâlâ yaşıyor.

Atatürk’ün uyarısı hâlâ geçerli

Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, sadece siyasî bir ilke değil; aynı zamanda bu tür gizli ve çıkarcı yapılanmalara karşı net bir duruştu.
Bugün farmasonluk adı altında ya da benzeri dernekler, vakıflar ve platformlarda yeniden örgütlenen sermaye çevreleri, ulusal egemenliğin altını sessizce oyuyor.
Ve bu sessizlik, halkın her geçen gün daha fazla susturulduğu bir ekonomik düzene dönüşüyor.

Atatürk’ün bir asır önce kapattığı o “loca kapıları”, eğer bugün yeniden açıldıysa; bu sadece geçmişin tekrarı değil, geleceğin tehlikesidir.
Zira halkın alın teriyle yaratılan değerin, gizli kardeşliklerin ve elit çıkar ağlarının elinde kaybolduğu her toplum, cumhuriyet ideallerinden uzaklaşır.

Gerçek “kardeşlik”, aynı sofrayı paylaşmakla başlar; gizli yemînlerle değil, açık alın teriyle.