MARDİN

Bir hafta sonu Mardin gezisinden aklımda kalanlar: Mardin, Güneydoğu’nun kadim topraklarında, Mezopotamya Ovası’na bakan bir tepeye kurulmuş.
Mardin’in tepe noktasından Mezopotamya Ovası’na baktığımızda tarih dile geliyor!
Tarihin saman sayfalarında kendinizi buluyorsunuz. Adeta Sümerler, Akkadlar, Babiller kulağımıza şunları fısıldar gibi:
“İlk şehirleri biz kurduk, ilk yasaları biz uyguladık. İnsanlığın düşünce, sanat ve inanç tarihine biz yön verdik. Çivi yazısı, Ziggurat tapınakları, Hammurabi Kanunları… Hepsi bu bereketli topraklarda yaşayan insanların elinden çıktı.” der gibiler.
Mardin, Mezopotamya’nın kuzey ucunda yer alır; adeta bu uygarlıkların kuzeye açılan kapısıdır.
Mardin’de adeta inançların kardeşliği yaşanıyor. Güneşin doğduğu tepelerde kilise çanları yankılanırken, aynı anda ezan sesi ovaya karışıyor.
Daracık sokakları arşınlarken insanların sevgi dolu bakışlarını yakalıyorsunuz. Kentin taş sokaklarında Kürt, Arap, Türk, Süryani halklarının kardeşçe yaşam davranışlarına tanık oluyorsunuz. Her adımda bir tarih, her bakışta bir medeniyet yankılanıyor gibi.

Tarihin saman sayfalarında gezinmeye devam etmek istiyorsanız Mor Gabriel ve Deyrulzafaran manastırlarını, Süryani Hristiyanlığının yüzyıllara meydan okuyan simgelerini görebilirsiniz.
Kısacası, Mardin’de yürüyüş yaparken her adımda bir tarih, her bakışta bir medeniyet yankılanır.

Aynı gökyüzü altında farklı inançların, farklı dillerin bir arada nefes alabildiği örneği görebilirsiniz.
Mardin evleri, taş ustalığının şiir hali gibi.
Mardin yemeklerine sıra gelince, tatmadan anlatılması biraz zor gibi.
Yeniden Mardin’e gidersem, Asur’un duasını, Süryani’nin ilahisini, Osmanlı’nın duasını duyacağımı biliyorum.
Saygılarımla,
Melahat Erten Tekeşin
















































