Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Kaybolan Hayatlar

Bir köyde yaşanan faşist şiddetin ve direnmenin hikâyesi

12 Eylül öncesi Türkiye’si…
Faşizmin pençesi her yeri sarmış, kardeşi kardeşe kırdırmak üzerine kurulu kirli bir oyun oynanıyordu. “Kardeş kavgası” deniyordu bu sürece, ama bu kavganın senaryosu emperyalizmin iç ve dış odaklarında çoktan yazılmıştı. Kadın kocasını, abi kardeşini sağcı ya da solcu diye ihbar ediyor; insanlar birbirlerine silah doğrultacak hale gelmişti.

Rahmi Saltuk’un “Jandarma Biz Sosyalistiz” şarkısında anlattığı gibi, köylüsüne kurşun sıkması istenen jandarma emir alıyordu. Sözde “devlet aklı” ise bu kaosu önlemek yerine yaklaşan faşist darbenin zeminini hazırlamakla meşguldü.

İşte bu karanlık atmosferde, Uşak’ın Ulubey ilçesine bağlı Büyükkayalı köyünde bir avuç yürekli devrimci direnmenin yolunu arıyordu. Devrimci Yol’un yıldızlı yumruğu, köyün girişindeki kerpiç bir evin duvarına kazınmıştı. Bu simge, köylü için faşizme karşı direnişin, özgürlüğün ve eşitliğin sembolüne dönüşmüştü.

Ama sadece sembollerle değil, eylemle de direniliyordu. Gençler, ortak üretimle komün bir yaşam kurmaya çalışıyor, halkı bilinçlendirmek için köy konağını kütüphane ve eğitim merkezine çeviriyordu. Köy komitesi ve alt birimleriyle dayanışma içinde bir gelecek inşa etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, mevcut düzenin efendileri bu bilinçlenmeye ve örgütlenmeye tahammül edemezdi.

Bir gece yapılan operasyonla köy konağı tahrip edildi, kütüphane meydanda yakıldı. Yetmedi; köydeki solcular, sağ görüşlülerle iş birliği yapan güvenlik güçleri tarafından hedef alındı. Tütün eken köylüler bile işkence gördü. Ama ne yıldızlı yumruk silindi, ne de umut…

Ta ki 1979 yılının o soğuk Ocak gününe kadar…

Büyükkayalı’da faşist bir katliam yaşandı. Bir grup sağ görüşlü genç, sudan sebeplerle solcu gençlerle tartıştı. Tartışma büyüdü, bir genç tüfeğini alıp sokağa çıktı. Kalabalık toplandı, taşlar atıldı. O an, her şey koptu…

İlk kurşun Cemil’e isabet etti. Ardından annesi Fatma oğluna koşarken vuruldu. Onların ardından koşan kardeşleri Gülsüm ve küçük kardeşi de hedef oldu. Dört kişi daha yaralandı. Cemil ve annesi hayatını kaybetti, Gülsüm ağır yaralandı. Aylar süren tedavi sonrası belden aşağısı felç olarak köyüne döndü. Ne annesi kalmıştı, ne abisi, ne de nişanlısı. Bir ömür, bir hiç uğruna harcanmıştı.

Jandarma geldi ama katilleri korudu, köyden kaçırdı. Köylü ise öfkesini faşistlerin evlerini yakarak gösterdi. Gazeteler bu olayı utanç verici bir şekilde “Kız davası” olarak duyurdu.

Bu katliam köydeki fay hatlarını daha da derinleştirdi. Solcu olduğu bilinenler sürekli ihbar ediliyor, baskı ve işkenceler 12 Eylül darbesi sonrasında da sürüyordu. Kimi öldü, kimi sakat kaldı, kimi yaşarken ölmeyi öğrendi. Hayatlar kayboldu, çiçekler dalından koparıldı.

Bugün geriye sadece bu karanlık dönemin tanıkları ve unutulmaması gereken hikâyeleri kaldı. Tıpkı Osho’nun dediği gibi:

 “Eğer cesur değilsen, samimi olamazsın. Eğer cesur değilsen, sevemezsin. Eğer cesur değilsen, güvenemezsin. Eğer cesur değilsen, gerçeğin peşine düşemezsin. O yüzden önce cesaret gelir. Ve diğer her şey onu izler.”

Ve bizler bu cesareti anmak, unutturmamak için yazmaya, anlatmaya devam edeceğiz.