Yılancı Burnu’na Giremezsiniz, Rahatsız Etmeyiniz!

Yıllar var ki sahnelere emanet ettiğim repliklerin, araya sıkışmış bir sessizlik gibi içime oturan bu ülkenin sessiz çığlıklarını bastıramadığını düşünüyorum. Bugün oğlumla yürüyüşe çıktık. Kuşadası’nda… Biraz anı, biraz nefes… Kadınlar Denizi’nden başladık. Gölge kovalarcasına yürüdük. Yolun sonu Papazın Hamamı’nda bir deniz molasıydı. Belki bir eski yazı hatırlatır diye…
Ama o eski yaz, o eski deniz, o eski özgürlük? Yok.
Yokuşun başında lüks minibüsler, otobüsler. Sahil yolu gölge değil, otopark olmuş. Biz caddede, güneşin altında. Onlar gölgede, plakalarında karanlık. Trafik polisi yok, belediye yok, devlet yok.
Ama bir şey var: Para.
O çok bilinen, ama kimsenin konuşmadığı para.
Durup nefeslenirken gözüm Yılancı Burnu’na takıldı. Hani şu tarih kitaplarında adı geçen, antik çağlardan bugüne uzanan, sit alanı diye koruma altına alınmış Yılancı Burnu. Orada yüzmüştüm bir zamanlar. Şimdi ise oğlumun sesiyle irkildim:
“Baba, oraya artık yaya bile giremiyorsun.”

Bir an kulaklarımdan tiyatro sahnesinde yankılanan replikler geçti. “Halkındır sahiller, halkın kalacak!” Ne naifmişiz meğer.
Bir zamanlar deniz kokusuyla sahne tozu aynı kefeye konur, ikisi de özgürlükle tartılırdı. Şimdi her şey tartıya çıkmış ama sadece parayla ölçülüyor.
Yılancı Burnu’na artık giremiyorsun. Çünkü biri girmiş.
Biri, birileri…
İçeri giren kim? Sahibi kim?
Gece kulübü mü orayı gasp eden?
Yoksa o kulübün sahibi, o mal varlığı beyan edilmemiş başkanın masa arkadaşlarından biri mi?
Kışın tekilaları belediye bütçesiyle dağıtan “patron” mu?
Kıyıya çöken, geçmişi örten, doğayı özelleştiren o yeni Ege kodamanı mı?

Sit alanı dedikleri yer, artık “rezervasyonlu giriş” bölgesi mi oldu?
Giriş kartı olanlar, arka fonda lounge müzik eşliğinde kokteylini içerken; biz, yıllarını sahnede vermiş bir sanatçı olarak dış kapının önünde, “rahatsız etmeyiniz” tabelasıyla mı karşılanacağız?
Kuşadası’nın ruhu nereye gitti?
Tarih, doğa, insan… Bu üçlü perdenin kapanışını kim alkışlayacak?
Artık öyle bir ülkeye uyandık ki, devletin tiyatrosunu kapatmakla sahili gasp etmek arasında hiçbir fark kalmadı. Her ikisi de sessizce oluyor.
Ve kimse fark etmiyor.
Ya da fark eden, susuyor.
Çünkü susmak, bazen maaş kadar değerli.
Ama ben susamam.
Çünkü ben bu ülkenin sahnesinde 50 yıl haykırdım.
Ve şimdi denize giremiyorsam, bu sadece bir deniz meselesi değil, bu bir hafıza meselesidir.

Unutmayın:
Yılancı Burnu’na artık giremiyorsunuz.
Çünkü artık biz, bu ülkenin hafızasından da içeri alınmıyoruz.
















































