Aynadaki İnsanla Yüzleşmek

Ne yazmalı?

Bütün imkânsızlıklara rağmen, kararlı ve yürekli bir idealizmin 30 Ağustos 1922’de olduğu gibi zaferle sonuçlanacağını mı?
Yoksa bu zaferin mirasını yiyen, “Ben çok değerliyim” sloganıyla böbürlenen ama aslında bu vatanı bize bırakanların kemiklerini sızlatan mirasyedileri mi?

Bugün karşımızda üç ayrı tablo var:
Birincisi, düzenin hiçbir zaman düzelmeyeceğine inanıp tepkisizliğe teslim olmuş, umudunu kaybetmiş kitleler…
İkincisi, güç arsızlarının etrafında dolaşıp kırıntılarından pay kapmaya çalışanlar…
Ve üçüncüsü, olan biteni görmezden gelerek günü kurtarma telaşında olan geniş çoğunluk.

Oysa 30 Ağustos’a imza atanlar, idealist olmanın bedelini biliyordu. Ama özgürlüğe, insan onuruna öyle bağlıydılar ki, bu bedel gözlerinde küçücük kalıyordu. Onlar bizim için savaştı. Bizim için kazandı. Ve bir tek söz söylediler: Ya İstiklal Ya Ölüm.

Bugün ise ne yazık ki başka bir savaşın içindeyiz. Silahların değil, banka dekontlarının; cephelerin değil, kredi kartı borçlarının; özgürlüğün değil, tüketim zincirlerinin savaşı bu. Çocuklarımızın eğitim taksitleriyle market poşetlerinin arasına sıkıştırılmış bir esaretin içindeyiz.

Vatanseverliği cümlelerimizden düşürmüyoruz, ama menfaatimize dokundu mu ilk vazgeçtiğimiz değer yine o oluyor. Bu mudur Atatürk’ün bıraktığı miras? Bu mudur zaferin anlamı?

Her ortamda en doğrusunu bilenler konuşuyor, televizyon ekranları uzman kaynıyor. Ama uygulamaya gelince, ideal konuşmalardan eser yok. Cesur çıkışlar bol, samimiyet yok.

Ve biz, idealizmin aptallık sayıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Evet, aptallık… Bugün “idealist” dediğimiz insanlara acınarak bakılıyor. Çünkü herkes menfaatinin, çıkarının, ikbalinin derdinde.

İbn-ül Arabi 2025’i “Duhan yılı” yani duman yılı olarak işaretlemiş. Gerçekten de öyle: Her şey sisli, puslu. Haklıyla haksız birbirine karışmış. Dün savunduklarımızın ihanetini görmekten yorgun yüreklerimiz.

Peki ne yapmalı? Cevap çok basit: Aynadaki insandan başlamalı. Kendimizi, kavramlarımızı, inançlarımızı sorgulamalıyız. “Sistem böyle” diyerek ellerimizi kollarımızı bağlamak yerine, o sistemi değiştirecek iradeyi hatırlamalıyız.

Biz, imkânsızlıklara başkaldıran bir neslin çocuklarıyız. Unuttular, unutturmak istiyorlar, ama gerçek bu.

Atatürk, bir ülkenin ayağa nasıl kalkabileceğini, bir halkın küllerinden nasıl doğabileceğini gösterdi. Onu sevmeyenler vardı, bugün de var. Ama o, hiçbirine aldırmadı. Biz de aldırmamalıyız.

Asıl mesele Atatürk’ü sevmek değil; onu anlamak, onun gibi cesur olmak, onun gibi üretmek, onun gibi halk için çalışmak. Adını anmak kolay, izinden gitmek zor. Biz zoru seçmediğimiz için bugün bu haldeyiz.

30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun. Ama kutlamakla kalmasın; bizleri silkelesin, düşündürsün.
Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının ruhları şad olsun.