İftira Bir Cinayettir

Gülşah Durbay’ı kaybettik.
Ama onu bizden alan yalnızca hastalık değildi.
Onu yoran, tüketen, sessizce kanatan; iftiranın soğuk ve acımasız diliydi.
Bir belediye başkanıydı.
Bir kadındı.
Ve her şeyden önce bir insandı.
Hayatla ölüm arasında ince bir çizgide yürürken;
bazıları kalemini kılıca,
bazıları mikrofonunu hançere çevirdi.
O yaşam mücadelesi verirken,
karşısına soru değil senaryo koydular.
Gazetecilik değil dedikodu,
siyaset değil linç yaptılar.
Ve en ağır olanı şuydu:
Gülşah Durbay, bu iftiralara cevap vermek zorunda bırakıldı.
Bir insanın,
ölümle boğuşurken kendini savunmaya zorlanması
hangi vicdana, hangi ahlaka, hangi siyasete sığar?
Buradan açıkça söylemek gerekiyor:
İftira, eleştiri değildir.
İftira, fikir değildir.
İftira, karakter suikastıdır.
Ve karakter suikastı, çoğu zaman bedeni değil,
önce ruhu hedef alır.

Gülşah Durbay’ın adı;
siyasi hesaplara, kirli senaryolara,
reyting ve tıklanma hırsına
malzeme yapılamazdı.
Ama yapıldı.
Bazıları için bir kadının onuru,
bir belediye başkanının emeği,
bir insanın hastalığı
yalnızca tüketilecek bir “haber”di.
Burada artık gazetecilikten söz edilemez.
Çünkü gazetecilik, gerçeğe sadakat ister.
Burada siyasetten de söz edilemez.
Çünkü siyaset, ahlakla anlam kazanır.
Geriye ne kaldı?
Utanç.
Karanlık.
Ve suskun bırakılmış bir vicdan.
Şimdi Gülşah Durbay yok.
Ama geride ağır bir soru bıraktı:
Bu iftiraların hesabını kim verecek?
Bir gün bu satırlar arşivden çıktığında,
isimler unutulsa bile,
yapılan kötülük hatırlanacaktır.
Çünkü iftira,
öldürmese bile
öldürür gibi yaralar.
Bu dünyadan bir Gülşah geçti.
Onu iftiralarla değil;
o iftiralara rağmen ayakta durma mücadelesiyle anacağız.















































