Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Türkiye’nin Dış Politikası: Coğrafyanın Dayattığı Strateji

HÜSEYİN ASAR YAZDI
Dış politika, ülkelerin günlük siyasi tartışmalarına, iktidarların dönemsel tercihlerine veya konjonktürel hesaplarına bırakılmayacak kadar önemli bir devlet sorunudur.

Türkiye açısından ise bu önem birkaç kat daha fazladır. Çünkü Türkiye; Avrupa, Kafkasya, Balkanlar, Karadeniz, Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve enerji havzalarının kesiştiği bir coğrafyada bulunmaktadır. Bu coğrafya yalnızca Türkiye’ye stratejik avantajlar sunmuyor; aynı zamanda ciddi güvenlik risklerini de beraberinde getiriyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin dış politikası, değişen şartlara göre esneklik göstermek zorundadır. Ancak değişmesi gereken taktiklerdir; devletin temel çıkarları ve stratejik hedefleri değildir.

Dış politika yalnızca hükümetlerin işi değildir. Meclis’te bulunan bütün siyasi partilerin dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmesi, alternatif politikalar üretmesi ve ülkenin uzun vadeli çıkarları konusunda ortak bir perspektif geliştirmesi gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin milli menfaatlerini esas alan devlet aklı, günlük siyasi polemiklerin üzerinde tutulmalıdır.

Türkiye’nin hemen güneyinde bulunan Suriye, uzun yıllardır bölgesel istikrarsızlığın merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor. Savaşın yarattığı yıkım, yeniden inşa edilmesi gereken şehirler, göç hareketleri, terör örgütlerinin varlığı, sınır güvenliği ve ekonomik ilişkiler Türkiye açısından Suriye dosyasını yalnızca bir dış politika konusu olmaktan çıkarıyor; doğrudan bir milli güvenlik sorununa dönüştürüyor.

Suriye’nin yeniden yapılanmasında Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve güvenlik çıkarlarının mutlaka dikkate alınması gerekiyor. Türkiye’nin buradaki amacı yalnızca sınır güvenliğini sağlamak değil, güney sınırında sürdürülebilir bir istikrar kuşağının oluşmasına katkı vermek olmalıdır.

Türkiye açısından bir diğer kritik alan Doğu Akdeniz’dir. Enerji kaynaklarının, deniz ticaret yollarının ve yeni jeopolitik ittifakların önem kazandığı bu bölgede deniz yetki alanlarının belirlenmesi stratejik bir zorunluluktur.

Türkiye’nin kıyıdaş ülkelerle deniz yetki sınırlandırması ve münhasır ekonomik bölge konularındaki diplomatik girişimlerini güçlendirmesi gerekmektedir. Doğu Akdeniz’de boş bırakılan her alan, başka aktörlerin stratejik hamleleriyle doldurulmaktadır. Uluslararası ilişkilerde boşluk uzun süre boş kalmaz.

Ege Denizi, Türkiye ile Yunanistan arasındaki en hassas konulardan biridir. Karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası, adaların silahlandırılması ve deniz yetki alanları gibi başlıklar yıllardır iki ülke arasındaki ilişkilerin temel sorunlarını oluşturuyor.

Türkiye’nin 1995 yılında TBMM tarafından alınan “Casus belli” kararının arkasındaki stratejik gerekçeleri de göz ardı etmemesi gerekiyor. Ancak Türkiye’nin gücü yalnızca askeri kapasitesinden değil, diplomatik meşruiyetinden, uluslararası hukuk argümanlarından ve ekonomik gücünden de kaynaklanmalıdır.

Ege’de hedef gerilim üretmek değil, barışı caydırıcılıkla güvence altına almak olmalıdır. Son dönemde gündeme gelen deniz milli parkları gibi çevre ve deniz alanlarının yönetimine ilişkin adımlar da yalnızca ekolojik bir mesele olarak değil, bölgesel jeopolitik dengeler açısından dikkatle değerlendirilmelidir.

Kıbrıs meselesi, Türkiye açısından yalnızca tarihi veya siyasi bir sorun değildir. Aynı zamanda Doğu Akdeniz’in güvenlik mimarisinin temel unsurlarından biridir. Türkiye, Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğini ve güvenliğini merkeze alan politikalarını sürdürürken, kalıcı ve uygulanabilir bir çözüm modelini ortaya koymak zorundadır. İki devletli çözüm yaklaşımı Ankara’nın mevcut stratejik tercihlerinden biridir. Ancak bunun uluslararası alanda karşılık bulabilmesi için yalnızca siyasi söylem yeterli değildir. Diplomatik, ekonomik ve hukuki araçların birlikte kullanılması gerekir.

Yunanistan, İngiltere, Fransa ve İsrail’in Doğu Akdeniz’deki ilişkileri ve güvenlik iş birlikleri de Türkiye tarafından yakından izlenmelidir. Türkiye’nin vereceği karşılık ise refleksif değil, uzun vadeli bir stratejiye dayalı olmalıdır.

Basra Körfezi’nde meydana gelebilecek herhangi bir büyük çatışmanın Türkiye’den bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Türkiye enerji ihtiyacının önemli bölümünde dış kaynaklara bağımlı bir ülkedir. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’ndan başlayarak Basra Körfezi, Kızıldeniz ve Babülmendep hattında yaşanabilecek herhangi bir güvenlik krizi, enerji fiyatlarından deniz taşımacılığına kadar Türkiye ekonomisini doğrudan etkileyebilir.

İran ile İsrail ve ABD arasındaki gerilimlerin genişlemesi halinde bölgesel dengelerin yeniden şekillenmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Türkiye burada taraf olmaktan ziyade, bölgesel istikrarın kurulmasına katkı sağlayan ve kendi çıkarlarını koruyan bir aktör olmak zorundadır.

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki savunma ve güvenlik alanındaki yakınlaşmalar da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ancak yeni güvenlik mekanizmalarının başarılı olabilmesi için hedeflerinin, sınırlarının ve Türkiye’nin milli çıkarlarıyla uyumunun açık biçimde ortaya konulması gerekir.

Bugünün dünyasında enerji yalnızca ekonomik bir kaynak değildir; aynı zamanda jeopolitik bir silahtır. Petrol ve doğal gazın hangi ülkeden çıktığı kadar, hangi boru hattından veya hangi deniz güzergâhından taşındığı da önemlidir.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş Kanalı gibi kritik geçiş noktalarında yaşanabilecek sorunlar, yalnızca bölge ülkelerini değil, dünya ekonomisini etkiliyor. Bu nedenle alternatif enerji ve ulaşım koridorlarının geliştirilmesi Türkiye açısından da büyük önem taşımaktadır.

Türkiye, coğrafi konumunu yalnızca bir transit ülke olmanın ötesine taşıyarak enerjinin üretildiği bölgeler ile tüketildiği pazarlar arasında vazgeçilmez bir merkez olma hedefini sürdürmelidir. Bu hedef, ekonomik olduğu kadar stratejiktir.

Karadeniz’de Rusya-Ukrayna savaşı da Türkiye’nin yakından takip etmek zorunda olduğu bir başka kriz alanıdır. Karadeniz’in daha geniş bir çatışma alanına dönüşmesi, Türkiye’nin güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğurabilir.

Boğazların statüsü, deniz ticareti, enerji güvenliği, tahıl koridorları ve bölgedeki askeri dengeler Türkiye açısından hayati öneme sahiptir. Türkiye’nin temel hedefi, savaşın Karadeniz’in tamamına veya Avrupa’ya yayılmasını önlemek ve diplomatik çözüm kanallarını açık tutmak olmalıdır.

Türkiye burada yalnızca bir tarafın yanında duran değil, gerektiğinde konuşabilen, arabuluculuk yapabilen ve kendi çıkarlarını koruyabilen bir devlet olmalıdır.

Bütün bu gelişmeler bize tek bir gerçeği gösteriyor:

Türkiye’nin güçlü bir dış politikaya ihtiyacı var. Ancak güçlü dış politika, her krizde yüksek sesle konuşmak anlamına gelmez. Güçlü dış politika; nerede konuşacağını, nerede susacağını, nerede müzakere edeceğini ve gerektiğinde hangi bedeli ödemeye hazır olduğunu bilen bir devlet aklıdır.

Türkiye’nin dış politikası “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışını temel almalıdır. Fakat barış istemek, caydırıcılıktan vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, barışın kalıcı olabilmesi için diplomatik güç ile ekonomik güç, askeri kapasite ile siyasi akıl ve uluslararası hukuk ile milli çıkarlar birlikte hareket etmelidir.

Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca bugünkü krizleri yönetmek değildir. Asıl mesele, yarının dünyasında Türkiye’nin nerede duracağını bugünden belirlemektir. Çünkü dünya yeniden şekilleniyor. Enerji yolları değişiyor, ittifaklar yeniden kuruluyor, sınırlar kadar etki alanları da yeniden tanımlanıyor.

Böyle bir dünyada Türkiye’nin ihtiyacı olan şey günlük reflekslerle yürütülen bir dış politika değil; partiler üstü, uzun vadeli, öngörülebilir ve milli menfaatleri merkeze alan bir devlet stratejisidir. Bu stratejinin temelinde barış için güçlü, güç için akıllı, gelecek için stratejik bir Türkiye bulunmalıdır.

“Bir ülkenin pazarlık gücü, sahip olduğu seçeneklerin ne kadar güçlü algılandığına bağlıdır.” (Henry Kissinger)