Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

SSK NASIL BU HALE GELDİ?

İşçinin birikimi eridi, siyaset erken emeklilik dağıttı, faturayı emekli ödedi!

Fethi Karadeniz Araştırma Yazısı | Egeden Medya Haber

Bugün emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan milyonlarca insanın sorması gereken çok önemli bir soru var: Bir zamanlar milyonlarca çalışanın primini toplayan, büyük yatırımlara kaynak sağlayan ve sosyal güvenlik sisteminin temel direği olan SSK, nasıl oldu da yıllar içinde sürekli devlet desteğine ihtiyaç duyan bir yapıya dönüştü?

Bu sorunun cevabını yalnızca bugünün ekonomik koşullarında, hayat pahalılığında ya da emekli sayısının artmasında ararsak gerçeğin önemli bir bölümünü gözden kaçırırız.

Çünkü SSK’nın bugünkü sorunları bir günde ortaya çıkmadı. Yıllar boyunca alınan ekonomik kararların, siyasi tercihlerin, yetersiz denetimin ve değişen sosyal güvenlik politikalarının birikimiyle bugüne gelindi.

Bir tarafta çalışanların alın terinden kesilen primler, diğer tarafta bu paranın nasıl değerlendirileceğine karar verenler vardı. Sonra yıllar geçti, kurallar değişti, erken emeklilik uygulamaları geldi, ekonomik krizler yaşandı. Sistemin bütün yükünü ise sonunda yine çalışanlar ve emekliler taşımak zorunda kaldı.

Peki, bu hikâye nerede başladı?

SSK’nın kasasında para vardı. Peki, o para nasıl değerlendirildi?

İşçi sigortalarının kurumsal temeli 1945 yılında çıkarılan 4792 sayılı İşçi Sigortaları Kurumu Kanunu’yla atıldı. 1964 yılında kabul edilen 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ise SSK’nın kurumsal yapısını ve sosyal sigorta uygulamalarını şekillendirdi.

O yıllarda Türkiye, sanayileşmenin hızlandığı ve köyden kente göçün arttığı bir dönemden geçiyordu. Fabrikalarda çalışan işçi sayısı büyüyor, sigortalı çalışanların ücretlerinden düzenli prim kesiliyor, sosyal güvenlik sisteminin gelirleri birikiyordu.

Emeklilik sisteminin en önemli avantajı, çalışan nüfusun görece genç olmasıydı. Henüz emeklilik aylığı almaya hak kazananların sayısı, prim ödeyen çalışanların sayısına kıyasla düşüktü.

Dolayısıyla kuruma para giriyor, emekli aylıkları ve diğer sosyal sigorta giderleri ise gelirlerin gerisinde kalabiliyordu.

Ancak burada önemli bir ayrıntı var: SSK’nın kasasında biriken para, sahipsiz bir devlet serveti değildi. O para, işçilerin gelecekteki sosyal güvenlik haklarının finansmanı için toplanıyordu.

İşte asıl mesele de burada başladı.

Bir sosyal güvenlik kurumunun gelir fazlası vermesi, o kurumun sonsuza kadar zengin kalacağı anlamına gelmez. Önemli olan, bugünkü gelirlerin yarın doğacak yükümlülükleri karşılayabilecek biçimde değerlendirilmesidir.

SSK’nın birikimleri yıllar boyunca kamu finansmanında kullanıldı. Kurumun kaynaklarının önemli bir bölümü, devletin belirlediği yatırım ve finansman koşulları içinde değerlendirildi. Ancak yüksek enflasyon dönemlerinde bu kaynaklardan elde edilen getirilerin enflasyonun gerisinde kalması, birikimlerin satın alma gücünü aşındırdı.

Kâğıt üzerinde para hâlâ vardı. Fakat o parayla gelecekte kaç emeklinin maaşının ödenebileceği giderek daha önemli bir soruya dönüşüyordu.

Enflasyon, görünmeyen bir kesinti yaptı

Bir işçinin maaşından kesilen primin amacı bellidir: Çalışan, çalışma hayatı boyunca sosyal güvenlik sistemine katkıda bulunur; yaşlandığında veya mevzuatta belirtilen diğer koşullar gerçekleştiğinde sistemden hak ettiği desteği alır.

Bu paranın değerlendirilmesinde temel mesele, yalnızca faiz kazanmak değil, enflasyon karşısında değerini koruyabilmektir.

Örneğin bir kurum parasını yıllık yüzde 20 faizle değerlendirirken aynı yıl enflasyon yüzde 100’ü aşmışsa, hesabında daha fazla para görünmesine rağmen o paranın satın alma gücü ciddi biçimde düşer.

1980 yılı Türkiye ekonomisi açısından bunun çarpıcı örneklerinden biriydi. Yüksek enflasyon, sabit getirili yatırımların reel değerini ağır biçimde aşındırdı.

SSK’nın kaynaklarının enflasyon karşısında erimesi, sosyal güvenlik tarihindeki en önemli tartışmalardan biridir. Akademik çalışmalarda da kurumun yatırımlarının bazı dönemlerde enflasyonun gerisinde kaldığı ve reel getiri kayıpları yaşandığı ortaya konulmuştur.

Burada sorulması gereken soru şudur:

İşçinin geleceği için toplanan para, neden işçinin gelecekteki güvencesini büyütecek şekilde değerlendirilemedi?

Devletin finansman ihtiyacı elbette vardı. Kamu yatırımları yapılacak, fabrikalar kurulacak, altyapı geliştirilecekti. Ancak kamu finansmanına kaynak sağlamakla sosyal güvenlik birikimlerini enflasyon karşısında eritmek aynı şey değildir.

Eğer devlet, sosyal güvenlik kurumlarının kaynaklarını kullanıyorsa bunun karşılığını adil koşullarla vermek zorundadır.

Aksi durumda bugünün bütçe ihtiyacı karşılanırken yarının emeklisinin güvencesinden harcanmış olur.

Üstelik bu kaybın faturası hemen ortaya çıkmaz. Yıllarca sessizce büyür. Ta ki kurumun gelirleri giderlerini karşılayamaz hâle gelene kadar…

İkinci darbe: Emeklilik yaşının siyasetin konusu hâline gelmesi

SSK’nın sorunlarını yalnızca enflasyonla açıklamak mümkün değil.

Çünkü sosyal güvenlik sistemleri, yatırımlarından ne kadar getiri elde ettiğinin yanı sıra kaç kişinin prim ödediğine ve kaç kişiye ne kadar süreyle aylık ödediğine de bağlıdır.

İşte Türkiye’deki ikinci büyük kırılma bu dengede yaşandı.

1992 yılında yapılan düzenlemeyle emeklilikte yaş koşulunun kaldırılması, emeklilik sisteminin mali dengesi açısından son derece önemli sonuçlar doğurdu. Prim gününü ve sigortalılık süresini tamamlayanların yaş şartı olmaksızın emekli olabilmesinin önü açıldı.

Böylece emeklilik, yalnızca çalışma hayatının sonundaki bir güvence olmaktan çıkıp çok daha erken yaşlarda kullanılabilen bir hakka dönüştü.

18 yaşında sigortalı olan bir kişinin, gerekli sigortalılık süresi ve prim koşullarını yerine getirdiğinde 38 yaşında emeklilik hakkı kazanabilmesi, sistemin gelecekteki yükümlülüklerini önemli ölçüde artırabilecek bir uygulamaydı.

Burada bir ayrımı özellikle yapmak gerekiyor: Erken emeklilik hakkından yararlanan vatandaşları suçlamak doğru değildir. İnsanlar, yürürlükteki yasalara göre hak kazandıkları emekliliği talep ettiler.

Asıl sorumluluk, sistemin uzun vadeli maliyetini hesaplamak ve sürdürülebilirliğini gözetmek zorunda olan siyasi karar alıcıların omuzlarındadır.

Bir yasa çıkarıp insanlara emeklilik hakkı tanıyorsanız, o hakkın finansmanını da planlamak zorundasınız.

Bugün oy kazanmak uğruna yarın ödenecek maaşları düşünmezseniz, siyasi kararın bedeli yıllar sonra ortaya çıkar.

Erken emeklilik düzenlemesinin etkisi de böyle oldu. Emeklilikte yaş şartının bulunmaması, sistemden aylık almaya başlayanların sayısını ve bu kişilere ödeme yapılacak süreyi artırdı. Üstelik emekli olanların bir bölümünün çalışma hayatını sürdürmesi, kayıt dışılık sorunu da varsa, prim gelirleri ile emekli aylıkları arasındaki dengeyi daha da karmaşık hâle getirdi.

Bir yandan daha fazla kişiye daha uzun süre aylık ödenirken diğer yandan sistemin bu yükü karşılayacak gelirleri üretmesi gerekiyordu.

Peki, bu hesap yeterince yapıldı mı?

1999: Fatura bu kez çalışanların önüne konuldu

Yıllar içinde büyüyen sosyal güvenlik sorunları, 1999 yılında önemli bir reformu beraberinde getirdi.

25 Ağustos 1999’da kabul edilen ve 8 Eylül 1999’da Resmî Gazete’de yayımlanan 4447 sayılı Kanun, emeklilik koşullarında önemli değişiklikler yaptı. Emeklilik yaşı ve prim şartları yeniden düzenlendi; aylık hesaplama sisteminde de değişikliklere gidildi.

Reformun gerekçesi, sosyal güvenlik sisteminin mali sürdürülebilirliğini güçlendirmekti. Ancak düzenlemenin mevcut sigortalıları da kapsayan geçiş hükümleri, özellikle emekliliğini yakın zamanda bekleyen çalışanlar açısından ciddi bir tartışma yarattı.

Yıllarca çalışmış, prim ödemiş ve yürürlükteki koşullara göre emekliliğini planlamış insanlar, yeni düzenlemelerle daha uzun süre çalışmak zorunda kaldı.

Böylece sosyal güvenlik sisteminin geçmişte biriken sorunlarına çözüm aranırken yeni bir mağduriyet tartışması doğdu.

Emeklilikte yaşa takılanlar meselesi de bu sürecin toplumsal sonuçlarından biri oldu.

Burada da iki ayrı gerçeği birbirinden ayırmak gerekiyor.

Birincisi, sosyal güvenlik sisteminin mali dengesi bozulmuştu ve bu dengenin düzeltilmesi gerekiyordu.

İkincisi, bu düzeltmenin yükünün kimlere, hangi koşullarda ve ne ölçüde yükleneceği meselesiydi.

Sistemi sürdürülebilir hâle getirmek elbette önemlidir. Ancak vatandaşın yıllar boyunca yaptığı planları ve kazanılmış haklara ilişkin beklentilerini gözetmek de devletin sorumluluğudur.

Dün emeklilik şartlarını kolaylaştıran, bugün ise bu şartları ağırlaştıran bir anlayış, vatandaşın devlete ve sosyal güvenlik sistemine duyduğu güveni zedeleyebilir.

2008: Sistemin hesabı yeniden değişti

2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, sosyal güvenlik sisteminin parametrelerini yeniden şekillendirdi.

Bu düzenlemeyle aylık hesaplama yöntemleri ve prim günleriyle aylıklar arasındaki ilişki değişti. Yeni sistemde emekli aylıklarının hesaplanmasında çalışma hayatı boyunca bildirilen kazançlar, güncelleme katsayısı ve aylık bağlama oranı gibi unsurlar önem kazandı.

Bu değişikliklerin uzun vadeli sonuçlarından biri, aynı süre çalışmış olsalar bile farklı dönemlerde sigortalı olanların emekli aylıklarının hesaplanmasında farklılıklar ortaya çıkmasıydı.

Sosyal güvenlik sisteminde sürdürülebilirlik sağlanmaya çalışılırken emekli aylıklarının düzeyi ve çalışanların gelecekte ne kadar maaş alacağı da tartışmanın merkezine yerleşti.

Çünkü sosyal güvenlik sisteminin başarısı, yalnızca bütçeden ne kadar para aktarıldığıyla ölçülemez.

Bir sistem mali açıdan dengeli olabilir ama emekliye insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayamıyorsa sosyal koruma görevini yeterince yerine getiremiyor demektir.

Aynı şekilde, hak sahiplerine yüksek aylıklar vaat edip bunun finansmanını sağlayamayan bir sistem de uzun vadede sürdürülebilir değildir.

İhtiyaç duyulan şey, bu iki hedefi birbirine düşman etmek değil, aralarında adil bir denge kurmaktır.

2023: EYT ile yeni bir dönem başladı

Mart 2023’te yürürlüğe giren 7438 sayılı Kanun, belirli sigortalılık başlangıç tarihlerine sahip kişiler için emeklilikte yaş şartını kaldırdı. Böylece EYT kapsamında bulunan milyonlarca kişi, diğer koşulları yerine getirmeleri hâlinde emeklilik hakkına kavuştu.

Bu düzenleme, uzun yıllar boyunca emeklilikte yaş şartı nedeniyle bekleyen vatandaşların taleplerine yanıt verdi.

Ancak sosyal güvenlik sisteminin mali yükümlülükleri açısından da yeni sonuçlar doğurdu. Emekli sayısı arttıkça sistemin aylık ödeme yükü yükseldi. Bunun finansmanı için prim gelirleri, bütçe katkıları ve diğer kaynaklar arasındaki denge daha da önemli hâle geldi.

Yine aynı noktaya geliyoruz: Vatandaşın yasayla tanınan hakkını kullanması başka, bu hakkın mali sonuçlarını doğru hesaplamak başka bir meseledir.

Emeklilik hakkı verilen insanları suçlamak kolaydır. Zor olan, yıllar boyunca neden sürdürülebilir bir sistem kurulamadığını açıklamaktır.

Bugünkü sorun yalnızca emekli sayısı mı?

Hayır. Sosyal güvenlik sisteminin sorunlarını tek bir nedene bağlamak, gerçeği eksik anlatmak olur.

Türkiye’de kayıt dışı istihdam, düşük ücretler, eksik prim bildirimi, işsizlik, nüfusun yaşlanması ve emekli aylıklarının belirlenme yöntemi de sistemin gelirlerini ve giderlerini etkiliyor.

Bir çalışan asgari ücret üzerinden sigortalı gösteriliyorsa, gerçek kazancının tamamı üzerinden prim ödenmiyorsa ya da uzun süre işsiz kalıyorsa sistemin gelirleri bundan etkilenir.

Öte yandan emekli aylıklarının enflasyon karşısında erimesi, çalışanların prim ödeme motivasyonunu ve sistemin adaletine ilişkin algısını da zedeleyebilir.

Dolayısıyla çözüm, yalnızca emeklilik yaşını yükseltmekte veya emekli sayısını azaltmakta aranamaz.

İyi ücretli ve kayıtlı istihdamı artırmak, prim tahsilatını güçlendirmek, kayıt dışılığı azaltmak, sosyal güvenlik kaynaklarını etkin değerlendirmek ve emekli aylıklarını yoksulluğa karşı koruyacak bir yapı kurmak gerekir.

Bunlar yapılmadan yalnızca emekliden fedakârlık beklemek, sorunun bir bölümünü başka bir kesimin sırtına yüklemekten öteye geçmez.

Peki, hesabı kim verecek?

SSK’nın geçmişine baktığımızda birbirini izleyen kararların izlerini görüyoruz.

Bir dönemde kurumun kaynakları, enflasyon karşısında yeterince korunamayan yatırımlarda değerlendirildi. Başka bir dönemde emeklilik koşulları siyasi tercihlerle değiştirildi. Sonraki yıllarda ise sistemi mali açıdan dengelemek amacıyla yeni kurallar getirildi.

Her dönemin kendine özgü ekonomik koşulları vardı. Her düzenlemenin savunulan bir gerekçesi de bulunuyordu. Ancak bütün bu kararların ortak bir sorusu var:

Neden sosyal güvenlik sisteminin uzun vadeli maliyeti, kararlar alınırken yeterince gözetilmedi ve ortaya çıkan yük neden sürekli vatandaşın önüne konuldu?

Bugün emekli, yıllarca çalışmasının ve prim ödemesinin karşılığında aldığı maaşla temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa bu yalnızca bir bütçe meselesi değildir. Aynı zamanda sosyal devlet anlayışının, kuşaklar arası adaletin ve kamu yönetiminin sorumluluğunun meselesidir.

SSK’nın birikimlerini enflasyon karşısında koruyamayanların, sosyal güvenlik dengesini gözetmeden karar alanların ve yıllar içinde oluşan sorunlara kalıcı çözüm üretemeyenlerin sorumluluğu birbirinden farklı olabilir. Ancak bu sorumlulukları tartışmadan yalnızca emekliye kemer sıkmayı önermek, meselenin özünü kaçırmaktır.

Sosyal güvenlik sistemi bir siyasi partinin, bir hükümetin ya da tek bir kuşağın malı değildir. Bugünün çalışanları yarının emeklileridir. Bugünün emeklileri de dün bu ülkenin fabrikalarında, tarlalarında, atölyelerinde ve iş yerlerinde alın teri dökmüş insanlardır.

Onların geleceğini korumak, yalnızca ekonomik bir zorunluluk değil, toplumsal bir borçtur.

SSK’nın hikâyesinden çıkarılması gereken ders açık: İşçinin primini toplamak yetmez; o primi korumak, doğru değerlendirmek ve gelecekteki yükümlülükleri hesaplamak gerekir.

Çünkü yanlış kararların bedeli, kararları alanların değil, çoğu zaman ömrünü çalışarak geçiren insanların sofrasından eksilir.

Ve bugün sorulması gereken son soru şudur:

SSK’nın birikimlerini enflasyon karşısında koruyamayanlar mı, emeklilik sisteminin dengesini siyasi kararlarla bozanlar mı, yoksa bütün bu sorunları kalıcı biçimde çözemeyenler mi asıl sorumluluğu taşıyor?

Belki de en doğru cevap şudur: Her dönemin kendi hesabı ayrı ayrı sorulmalı; fakat hiçbir dönemin hatasının faturası, hayatının sonbaharında huzur içinde yaşamak isteyen emekliye kesilmemelidir.

Editör notu: Araştırma yazısı Ekrem Örsoğlu editesinde, birçok kaynaktan faydalanılarak hazırlanmıştır.

Egeden Medya Haber