HAKAN FİDAN’IN AÇIKLAMALARI

TEMEL ERSOY
Emekli Deniz Albay
27 Ekim 2026
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Belçika’nın başkenti Brüksel’de Yunan basınına açıklamalarda bulundu. Ta Nea gazetesine konuşan Fidan, Ege’deki 12 mil gündemi ve Doğu Akdeniz sorununa ilişkin Türkiye’nin tezlerine aykırı açıklamalarda bulundu.
TBMM’nin 1995 yılında aldığı “casus belli” kararıyla, Yunanistan’ın karasularını 6 deniz milinin üzerine genişletmesini “savaş nedeni” sayma kararına ilişkin soruya Fidan şu yanıtı verdi:
“Casus belli konusunda birçok kişi bunun bir savaş tehdidi olduğunu düşünüyor. 1995 yılında TBMM tarafından yayımlanan bir bildiridir, bir kanun değildir. Yunanistan’ın Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni kabul ettiği dönemde, söz konusu uluslararası sözleşmeye dayanarak bu hakka sahip olabileceğine işaret edilerek yayımlanmıştır.”
Böylece Fidan, Bülent Arınç’tan sonra saçmalayan ikinci üst düzey AKP’li siyasetçi olma unvanını elde etmiştir. Emin olabilir ki bu açıklamasıyla tarihe de geçecektir.

“ZIRVA TEVİL GÖTÜRMEZ”
“Zırva tevil götürmez” Türkçede sık kullanılan bir deyimdir. Kelimelerin anlamlarına bakalım:
Zırva: Saçma, akıl ve mantık dışı söz, anlamsız iddia.
Tevil: Bir sözü farklı yorumlayarak makul bir anlama çekme, açıklama, yorumlama.
Dolayısıyla “zırva tevil götürmez” sözü, “Öylesine saçma bir söz veya iddia vardır ki onu yorumlayarak, açıklayarak veya farklı anlam vererek kurtarmak mümkün değildir.” anlamına gelir.
Şimdi Fidan’ın açıklamalarını itinayla ele alalım ve “tevil” etmeye çalışalım.
“CASUS BELLİ” BİR SAVAŞ TEHDİDİ MİDİR?

Evet, uluslararası ilişkiler terminolojisinde casus belli, fiilen bir savaş tehdidi veya savaş gerekçesi ilanı olarak kabul edilir.
Latince casus belli, “savaş sebebi” veya “savaşa yol açacak durum” anlamına gelir. Bir devlet başka bir devlete, “Şunu yaparsan bunu savaş nedeni sayarım.” diyorsa bu, açık bir caydırıcı tehdit niteliği taşır.
Ancak burada bir nüans vardır: “Sana savaş açıyorum.” demek başka şeydir. “Bu adımı atarsan savaş dâhil bütün seçenekleri değerlendiririm.” demek başka şeydir.
Türkiye’nin 8 Haziran 1995 tarihli TBMM kararı ikinci kategoriye girer. Kararda, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile çıkarması hâlinde hükümetin gerekli tedbirleri alması öngörülmüştür. Yunanistan ve birçok Batılı çevre bunu bir savaş tehdidi olarak yorumlamaktadır. Türkiye ise bunun Ege’deki mevcut dengeyi korumaya yönelik bir caydırıcılık bildirimi olduğunu savunmaktadır.
Bu yüzden konuya hangi taraftan bakıldığı önemlidir:
- Yunanistan’ın bakışı: “Casus belli = savaş tehdidi.”
- Türkiye’nin resmî bakışı: “Casus belli = savaş ilanı değil, tek taraflı 12 mil uygulamasını önlemeye yönelik caydırıcı siyasi karar.”
Fakat akademik ve stratejik açıdan bakıldığında şu tespit yapılabilir: Bir devletin belirli bir eylemi casus belli ilan etmesi, o eylem gerçekleşirse askerî güç kullanabileceğini önceden duyurması anlamına gelir.
Bu nedenle uluslararası ilişkiler literatüründe casus belli kavramının tamamen tehdit içermediğini söylemek zordur. Tam tersine, esas işlevi karşı tarafı belirli bir adımdan caydırmaktır.
Dolayısıyla Fidan’ın “Bu bir savaş tehdidi değil.” sözü, daha çok diplomatik ve hukuki bir yeniden yorumlama olarak görülebilir. Kelimenin tarihsel ve siyaset bilimi anlamı bakımından ise casus belli kavramının özünde zorlayıcı bir caydırıcılık ve örtülü savaş tehdidi unsuru bulunduğu söylenebilir.

Bu açıklamasıyla Hakan Fidan bir çuval inciri berbat etmiş ve resmen Türkiye’nin caydırıcılığını törpülemiştir. Aferin, diyoruz!
YUNANİSTAN’IN DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ’Nİ ONAYLAMA SÜRECİ
Yunanistan, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni (UNCLOS) iç hukukunda 23 Haziran 1995 tarihli 2321 sayılı Kanun ile onayladı.
Ancak uluslararası hukuk açısından daha önemli tarih, Yunanistan’ın sözleşmeyi 21 Temmuz 1995’te resmen ratifiye etmesi, yani onay belgesini tevdi etmesi tarihidir. Cambridge Üniversitesi’nin yayımladığı bir hukuk incelemesinde açıkça, “21 July 1995, Greece ratified the 1982 UN Convention on the Law of the Sea” ifadesi yer almaktadır.
Bu tarihin Türkiye-Yunanistan ilişkileri açısından özel bir önemi vardır:
- Yunan Parlamentosu, UNCLOS’u Haziran 1995’te onayladı.
- Türkiye, bunun hemen ardından 8 Haziran 1995’te TBMM’de ünlü “casus belli” kararını kabul etti.
- Ankara’nın temel kaygısı, UNCLOS’un kıyı devletlerine tanıdığı karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkının Yunanistan tarafından Ege’de uygulanmasıydı.
- Türkiye, UNCLOS’a taraf değildir ve Ege’nin özel coğrafi koşulları nedeniyle 12 mil uygulamasının kabul edilemeyeceğini savunmaktadır.
Dolayısıyla tarihsel kronoloji şöyledir:
- 10 Aralık 1982: UNCLOS imzaya açıldı.
- 8 Haziran 1995: TBMM’nin “casus belli” kararı.
- 23 Haziran 1995: Yunanistan, 2321 sayılı Kanun’la sözleşmeyi iç hukukunda onayladı.
- 21 Temmuz 1995: Yunanistan, uluslararası düzeyde ratifikasyon işlemini tamamladı.
Hakan Fidan’ın açıklaması, tutarsız ve çocukça bir mantıkla açıklanan gerekçesiyle Yunanistan’a karşı en güçlü kozumuzu çarçur eder niteliktedir.
“MAVİ VATAN YASA TASARISI DİYE BİR ŞEY YOK, DENİZ PARKI MESELESİ HENÜZ TARTIŞMAYA AÇILMIŞ DEĞİL” AÇIKLAMASI
Doğrudur, bugün itibarıyla “Mavi Vatan Kanun Tasarısı”, “Mavi Vatan Yasası” veya TBMM’de görüşülen resmî bir “Mavi Vatan tasarısı” bulunmamaktadır.
Bu nedenle Hakan Fidan’ın Ta Nea mülakatında “Mavi Vatan konusunda bir yasa yok.” vurgusu teknik olarak doğrudur. Çünkü Mavi Vatan, hukuki bir mevzuat değil; stratejik, jeopolitik ve deniz yetki alanlarıyla ilgili bir doktrindir.
Ancak burada bir kavram karmaşası oluşuyor: Mavi Vatan nedir?
“Mavi Vatan”; bir devlet politikası söylemi, deniz jeopolitiği doktrini, Türk Deniz Kuvvetleri ve bazı strateji çevrelerinin geliştirdiği kavramsal çerçeve ve Türkiye’nin Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarına ilişkin tezlerini ifade eden bir yaklaşım olarak kullanılmaktadır.
Ancak:
- Anayasa’da yazmaz.
- Ayrı bir kanun değildir.
- TBMM’nin kabul ettiği bir yasa değildir.
- UNCLOS benzeri uluslararası bir sözleşme değildir.
Peki, hiç hukuki karşılığı yok mu?
Dolaylı olarak vardır. Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı (2019), TBMM’nin Libya tezkereleri, Türkiye’nin BM’ye sunduğu kıta sahanlığı koordinatları, Doğu Akdeniz’de ilan edilen ruhsat sahaları ve KKTC ile yapılan kıta sahanlığı anlaşmaları gibi, Mavi Vatan yaklaşımının dayandığı bazı somut hukuki ve siyasi belgeler bulunmaktadır.
Ancak bunların hiçbiri “Mavi Vatan Yasası” değildir.
Peki, Fidan neden özellikle bunu söyledi?
Burada diplomatik bir mesaj vardı. Yunan tarafında son yıllarda “Mavi Vatan, Türkiye’nin resmî yayılmacı stratejisidir.” şeklinde bir söylem sıkça kullanılıyor.
Fidan ise buna karşılık, “Ortada Mavi Vatan diye hukuki bağlayıcılığı olan bir yasa veya mevzuat yok.” demeye çalışıyor. Bu tutum, Türk diplomasisinin bir numarası için anlaşılabilir bir açıklamadır.
Bu, Mavi Vatan’ın tümden reddedildiği anlamına gelmez. Daha çok, “Bunu hukuki bir saldırganlık programı gibi göstermeyin; bu bir stratejik yaklaşım ve siyasi söylemdir.” argümanıdır.
Dolayısıyla teknik ve hukuki açıdan bakarsak:
- Mavi Vatan tasarısı yoktur.
- Mavi Vatan kanunu yoktur.
- Mavi Vatan doktrini ve stratejik yaklaşımı vardır.
Bu nedenle Fidan’ın “Mavi Vatan yasası yok.” demesi hukuken doğru bir tespittir. Ancak bunun siyasi olarak Mavi Vatan fikrinden uzaklaşma anlamına gelip gelmediği ayrı bir tartışma konusudur.
YUNANİSTAN İLE GKRY ARASINDAKİ ELEKTRİK KABLOSU PROJESİ
Türkiye’nin resmî tutumu, son açıklamalar ışığında, projenin kendisine kategorik olarak karşı çıkmak değil; projenin uygulanma biçiminin Türkiye’nin ve KKTC’nin hak iddia ettiği deniz yetki alanlarını etkilememesini sağlamaktır.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yunan gazetesi Ta Nea’ya verdiği mülakatta Türkiye’nin Yunanistan-Güney Kıbrıs elektrik bağlantı projesine (Great Sea Interconnector – GSI) ilkesel olarak karşı olmadığını söyledi. Ancak denizde yapılacak araştırmalar için Ankara’ya yazılı bildirim yapılmasını ve koordinatların paylaşılmasını talep etti. Fidan, “Kabloya itirazımız yok, ancak denizde araştırma yapan gemiler yazılı bildirimde bulunsun.” yaklaşımını ortaya koydu.
Türkiye’nin bu konudaki resmî argümanı şu noktalarda yoğunlaşıyor:
- Kablonun varlığı tek başına sorun olarak görülmüyor.
- Deniz tabanı araştırmaları ve proje güzergâhının, ihtilaflı deniz yetki alanlarında yeni bir hukuki emsal yaratmaması gerektiği savunuluyor.
- Türkiye, “bildirim” ile “izin alma” arasında ayrım yapıyor. Açıklamalarda talep edilen şeyin izin mekanizması değil, statükoyu bozmayacak şekilde önceden bilgilendirme olduğu ifade ediliyor.
Bununla birlikte Ankara’nın daha önceki resmî açıklamalarında, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs çevresinde Türklerin veya KKTC’nin haklarının göz ardı edildiği projelere karşı çıkılacağı da vurgulanmıştır.
Bu nedenle Türkiye’nin pozisyonu şöyle özetlenebilir: “Kabloya prensipte hayır değil; ancak güzergâh, araştırmalar ve uygulama Türkiye’nin deniz yetki alanları tezlerini aşındıracak şekilde kullanılamaz.”
Jeopolitik açıdan bakıldığında, son açıklamalar Türkiye’nin önceki yıllardaki daha sert engelleme söylemine kıyasla daha esnek bir dil kullandığını gösteriyor. Ancak Ankara, bunun bir egemenlik veya deniz yetki alanı tavizi anlamına gelmediğini, sadece bir koordinasyon ve bildirim mekanizmasıyla yönetilebileceğini savunuyor.
Hakan Fidan bu açıklamayı yapar yapmaz Kathimerini gazetesi “Türklerden izin alınmayacak” manşetini atıverdi.
Kendilerine bir kez daha aferin diyor ve Yunan Dışişleri Bakanlarının Türk gazetecilerine yaptıkları önceki açıklamaları okumasını öneriyoruz.
EGE’DEN MEDYA HABER | KÖŞE YAZISI
Temel Ersoy’un değerlendirmesi.














































