Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

KADININ SIRTINDA BİR ÖMÜRLÜK YÜK: “EL ÂLEM NE DER?”

Erkek yapınca “Erkektir, yapar!” Kadın yapınca “Ailemizin yüzünü yere düşürdü!” Peki, bu çifte standardın bedelini neden hep kadın ödüyor?

✍️ Fethi Karadeniz | Ege’den Medya Haber Yazarı

Kadının hayatına daha çocuk yaşta çizilen sınırlar, yıllar geçse de peşini bırakmıyor. Önce babasının, sonra ağabeyinin, ardından eşinin beklentileri… Bütün bunların üzerine bir de toplumun görünmez baskısı ekleniyor: “El âlem ne der?”

Bazen bir kadının hayallerinden vazgeçmesine, bazen kendi kararlarını alamamasına, bazen de bir ömrü başkalarının istediği gibi yaşamasına neden olan bu dört kelime, nice hayatın üzerine gölge düşürüyor.

Erkeğe hoşgörü, kadına yargı!

Toplumda yıllardır varlığını sürdüren çifte standart, en çok kadınların hayatında kendini gösteriyor. Erkek yaptığında görmezden gelinen, hatta sıradan karşılanan davranışlar, kadın söz konusu olduğunda bir anda aile meselesine, namus tartışmasına ve toplumsal yargıya dönüşebiliyor.

Erkeğin hatasına bahane bulunurken kadının en küçük davranışı bile sorgulanabiliyor. Nasıl giyindiği, nereye gittiği, kiminle konuştuğu, nasıl güldüğü… Kadının hayatı, çoğu zaman kendi tercihleriyle değil, başkalarının koyduğu kurallarla değerlendiriliyor.

Özellikle kırsal kesimde ve geleneksel aile yapısının güçlü olduğu çevrelerde bu baskı daha görünür hâle gelebiliyor. Ancak “El âlem ne der?” anlayışı yalnızca belli bir bölgenin ya da yaşam biçiminin sorunu değil; toplumun farklı kesimlerinde karşımıza çıkabilen köklü bir zihniyet meselesi.

Asıl soru şu: Bir erkeğe tanınan özgürlük, neden bir kadın için ayıplanma gerekçesi olabiliyor?

Kadın neden susmak zorunda kalıyor?

Çünkü bazen karşısında babası, bazen ağabeyi, bazen eşi, bazen de koskoca bir toplum duruyor.

Konuşursa ayıplanmaktan, itiraz ederse dışlanmaktan, kendi kararlarını verirse yalnız bırakılmaktan korkabiliyor. Kimi zaman ekonomik bağımsızlığının olmaması, kimi zaman ailesini kaybetme endişesi, kimi zaman da çevresinin baskısı onu sessizliğe itiyor.

Dışarıdan bakıldığında kabullenmiş gibi görünen bir kadın, içinde büyük bir mücadele veriyor olabilir. Söyleyemediklerini içine atıyor, gözyaşlarını gizliyor, hayallerini erteliyor.

Ve bazen bir ömür geçiyor…

Kendi hayatını yaşamak yerine başkalarının kendisi için uygun gördüğü hayatı sürdürmek zorunda kalıyor.

Oysa bir kadının susması, her zaman razı olduğu anlamına gelmez. Bazen konuşmanın bedelini çok iyi bildiği için susar.

Aile koruyan bir yuva mı, baskının adresi mi?

Aile, insanın kendisini en güvende hissetmesi gereken yerdir. Kadının da kendisi olabildiği, düşüncelerini özgürce ifade edebildiği, kararlarına saygı duyulduğu bir yuva…

Sevgi, bir insanın hayatını kontrol etmek değildir. Korumak, onun yerine karar vermek; sahip çıkmak, özgürlüğünü elinden almak anlamına gelmez.

Bir kadının kıyafetine, arkadaşlarına, çalışma hayatına veya sosyal ilişkilerine sürekli müdahale etmek; onu tehdit etmek, aşağılamak ve ekonomik açıdan bağımlı bırakmak da yaşamını kısıtlayan baskı biçimleridir.

Kadına yönelik şiddeti yalnızca fiziksel darbelerden ibaret görmek, sorunun önemli bir bölümünü gözden kaçırmak demektir. Bazen bir tehdit, bazen sürekli tekrarlanan aşağılayıcı sözler, bazen de insanın kendi hayatı hakkında karar vermesinin engellenmesi derin yaralar açabilir.

Bu nedenle mesele yalnızca aile içinde yaşanan bir anlaşmazlık olarak görülemez. Kadının insan onurunu, özgürlüğünü ve eşitliğini ilgilendiren toplumsal bir sorundur.

El âlemin sözü mü, bir kadının ömrü mü?

Şimdi durup düşünelim…

Başkalarının ne söyleyeceği endişesiyle kaç kadının hayali yarım kaldı? Kaç kadın, sırf ailesi üzülmesin veya çevresi kendisini ayıplamasın diye istemediği bir hayata razı oldu? Kaç kadın, kendi kararını vermek yerine başkalarının onayını bekledi?

Peki, bütün bunların sonunda ne kazandık?

El âlem konuştu, yargıladı ve çoğu zaman yoluna devam etti. Bedelini ise o sözlerin hedefindeki kadın ödedi.

İşte tam da bu nedenle artık kendimize şu soruyu sormalıyız: El âlemin sözü mü daha değerli, bir kadının ömrü mü?

Bir kadının hayatını başkalarının yargılarına göre şekillendirmek, yalnızca onun özgürlüğünü kısıtlamak değildir. Aynı zamanda toplumun vicdanını, adalet duygusunu ve insanlık anlayışını da yaralamaktır.

Değişim, yalnızca kadınların daha güçlü olmasını istemekle gerçekleşmez. Erkeklerin de bu eşitsizliği sorgulaması, ailelerin kız çocuklarına ve kadınlara bakışını değiştirmesi, toplumun ise baskıyı gelenek adı altında normalleştirmekten vazgeçmesi gerekir.

Çünkü gelenek, insanı yaşatmıyorsa; sevgi, özgürlüğü yok sayıyorsa; aile, korkunun adresine dönüşüyorsa orada yeniden düşünülmesi gereken çok şey var demektir.

Bir toplumun vicdanı, kadına verdiği değerle ölçülür

Kadın, hayatını başkalarının onayını almak için yaşamak zorunda değildir. Kendi kararlarını verebilmek, düşüncelerini açıklayabilmek, çalışmak, üretmek ve özgürce yaşayabilmek onun en temel hakları arasındadır.

Bir toplumun gelişmişliği yalnızca yollarıyla, binalarıyla veya ekonomik gücüyle ölçülmez. Kadınların ne kadar özgür olduğu, kendilerini ne kadar güvende hissettiği ve hayatlarına ilişkin kararları ne ölçüde bağımsız verebildiği de o toplumun gerçek yüzünü gösterir.

Artık kadınların omuzlarına bir de başkalarının yargılarının yükünü yüklemeyelim. Onları susturmak yerine dinleyelim, yönetmek yerine destekleyelim, yargılamak yerine anlamaya çalışalım.

Unutmayalım; el âlem bugün konuşur, yarın unutur. Ama bir kadının elinden alınan yıllar, ertelenen hayaller ve içine gömdüğü acılar kolay kolay unutulmaz.

Kadınların hayatını “El âlem ne der?” korkusuyla değil, “Ben nasıl mutlu ve özgür yaşarım?” sorusuyla kurabildiği bir toplum dileğiyle…

Çünkü bir kadının ömrü, başkalarının ne diyeceğine feda edilemeyecek kadar değerlidir.

EGEDEN MEDYA HABER