Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

ALİ BABANIN ÇİFTLİĞİ

Çocuklara birlikte yaşadığımız hayvanları tanıtmak ve sevdirmek için yazılan bir şarkıdır, Ali Babanın Çiftliği. İngilizce olan orjinali ise, “Yaşlı Macdonald’ın Bir Çiftliği Var” şarkısıdır. Tüm dünyada çocuklar severek bunların kitaplarını okur, videolarını izler.

Ali Babanın Çiftliğinde kuzuları, horozları, köpekleri, kedileri ve inekleri vardır. Hepsi çocuklara melodik olarak seslenir ve bu yolla çocuklar hayvanları ve onların çıkardıkları sesleri eğlenceli bir ortamda tanır. En son dörtlüğü ise şöyledir:

“Ali babanın bir çiftliği var

Çiftliğinde çocukları var

“Hey hey!” diye bağırır

Çiftliğinde Ali babanın.”

Biz bu şarkıyı, özellikle son bölümünü duyunca aklımıza nedense hep siyaset kurumu geliyor. Siyaseten bir yere gelenlerin siyasi güçlerine güvenerek geldiği makamı Ali Babanın Çiftliği gibi yönetmesine çok sık rastlıyoruz. Üstelik bunlar siyasetten aldıkları güvenle yaşadıkları güç zehirlenmesinin farkına bile varmıyorlar. Örneklendirecek olursak, güç zehirlenmesi ile geldiği belediye başkanlığı makamını babasının çiftliği gibi kullanan başkan bu nedenle makamından olurken, hatta seçimlerde yerine gelen başkan bu durumu ölesiye eleştirmişken, kendisi o makama gelince aynısını yapıyor. Hangi belediye mi? Fatihin torunlarının mesut olarak yaşadığı bir yer diyelim.

Belediyeler bu konuda başı çekse de en küçük kamu kurumundan en üstteki kurumlara kadar göreve gelenler ortak akıl, kurallar, hakkaniyet, insanlık gereği yönetim göstermek yerine keyfi uygulamalarla, ben yaptım oldu anlayışı ile hareket ediyor. Hatta geldikleri yerlerde evrensel ve yerel hukuk kuralları, örf ve adetler ile davranması gerekirken sanki kendi yasaları ile işi götürüyorlar. Böyle keyfilik olunca da güzelim keten helva yanıp gidiyor.

Yine belediye örneğinden gidersek, göreve gelen başkan çalışanları kolaylıkla işten atabiliyor. Hele hele sendikalı olan çalışanlar varsa onlara karşı elinden geleni yapıyor. Taşeron işçileri söylemiyorum bile. Onlar zaten insandan bile sayılmıyor ülkemizde. Nasıl mı, örneklendirelim:

Bir belediye başkanı düşünün, sabah belediyeye geliyor. Bina girişinde çalışan taşeron işçilerden biri elindeki işe dalmış olduğundan başkanın geldiğini fark etmediği için ayağa kalkıp hoşgeldiniz demiyor. Başkan makamına gidince ilk yaptığı iş bu çalışanın işine hemen son verilmesini istemek oluyor. O çalışanın işine konsantre olmasına sevinecekken işten attırıyor. Onun ailesi var mı, evde ekmek bekleyen çocuğu var mı, soran eden, düşünen yok. Hani dedik ya, babasının çiftliği, işte öyle bir durum.

Belediye Başkanları belediyelerini hiçbir yasa tanımadan keyfi bir şekilde yönettiğini görmemek mümkün değil. Çoğu hiç kimseye hesap vermediği gibi kendi atadıkları yöneticileri bile insan yerine koymuyorlar. Adeta, “Burada başkan Kanunları geçerlidir” anlayışıyla hareket ediyorlar.

Geçenlerde enteresan bir haber okudum. Adeta yok artık dedirtecek cinsten. Ülkemizin güzel köşelerinden birinde görev yapan belde belediye başkanı 2019 seçimlerinden önce bir bankaya gidip yüklü bir miktar kredi çekmek ister. Miktar yüksek olduğu için banka kendisinden kefil talep eder. Başkan hemen çaresini bulur. Kendi belediyesinin iktisadi kuruluşu olan şirketi kefil gösterir. Şirketin yöneticisi olarak kefalet yazısını da kendi imzalar. Bankadan kredi çeken belediye başkanı kendisinin kefil olması ilginç olsa da banka yönetimi krediye onay verir. Sonra seçimi kaybeder ve tabiki kredinin tamamını banka şirketten talep ederek alır.

Bu tür başkanların, daha doğrusu bencil ve megaloman yöneticilerin bulunduğu yerlerde çok ilginç kiraya vermeler, tanıdıklardan çok ilginç kiralamalar yapılıyor. Kamu malları üzerinde çok ilginç tasarruflar gerçekleşiyor, tabir yerinde ise milletin malı birilerine peşkeş çekiliyor. Çeşitli varyasyonlar ile akla hayale gelmeyecek haksız çıkar sağlama yolları bulunuyor. Herkesin bildiği imar değişiklikleri, ruhsat verme, uygunsuz izin gibi konularda dönen dolaplar şeytana bile şapka çıkartıyor. Ondan sonra doğruyuz, dürüstüz, çalışkanız, hadi ordan.

“Dürüst olmak cesaretini gösteren kimse, hiçbir zaman yalan söylemek ihtiyacını duymaz.” (George Herbert)

HÜSEYİN ASAR