MAVİ VATAN VE UÇAK GEMİSİ MESELESİ – 2

Mavi Vatan davasının tarihsel köklerinden Kıbrıs Harekâtı’na, günümüzde TCG Anadolu tartışmalarına uzanan çizgide; ulusal çıkarlar için siyaset üstü bir duruşun ne kadar hayati olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
Değerli Egeden Medya Haber okuyucuları,
Önceki yazımızda Mavi Vatan kavramının tanımını yapmış, sınırlarını belirlemiş, Türk halkının ve gelecek kuşakların güvenliği ile zenginliği açısından ne denli önemli olduğunu ifade etmiştik. Ayrıca, bu konunun siyaset üstü bir ulusal dava olduğunu ve tüm hükümetlerin uluslararası konjonktür çerçevesinde ellerinden gelenin en iyisini yapması gerektiğini vurgulamıştık.
Uçak gemisi meselesine geçmeden önce, Kıbrıs konusunda bu söylediklerimizin somut bir örneğini paylaşmak istiyorum. Anlatacaklarım, gazeteci Cüneyt Arcayürek’in Türkiye’nin siyasi hayatını 1947’den 1980’e kadar bir gazetecinin gözünden aktardığı, Ankara’nın atmosferini ve dönemin tarihi şahsiyetlerini, olaylarını roman tadında anlattığı 10 ciltlik eserinin beşinci cildinde yer alıyor. Bu kitabı özellikle okumanızı öneririm. Beşinci cilt, rahmetli Süleyman Demirel dönemini (1965-1971) konu almaktadır.

Kıbrıs Krizi ve Hazırlık Süreci
Bildiğiniz gibi, 1967’de Yunanistan’da demokratik hükümet bir askerî darbeyle devrilmiş, ardından Enosis’i (Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması) hayata geçirmek için Makarios’a baskı yapılmaya başlanmıştı. Bu süreçte Kıbrıs Türklerine yönelik baskılar ve zulümler artmıştı. Türk halkı, hükümetin adaya müdahale ederek Kıbrıs Türklerini kurtarmasını istiyordu.
Bu iklimde, Milli Güvenlik Kurulu Çankaya’da toplandı. Ancak dönemin askerî kapasitesi birçok açıdan yetersizdi:
Kara Kuvvetleri Komutanı, adaya çıkıldığında hangi hedeflerin ele geçirileceğini veya nasıl bir direnişle karşılaşılacağını bilmiyordu.
Deniz Kuvvetleri Komutanı, hangi plajlara çıkılabileceğini ve Girne açıklarındaki su çekimini dahi bilmemekteydi. Ayrıca tank ve birlikleri taşıyacak gemiler mevcut değildi.
Hava Kuvvetleri Komutanı hedefleri bilse de ciddi eksiklikler vardı.
Bütün gözler Başbakan Süleyman Demirel’e çevrilmişti. Salonda derin bir sessizlik hakimdi. Demirel o anda kararını verdi:
“Kıbrıs milli bir davadır ve Türkiye’nin güvenliği için vazgeçilmezdir. Tarihte hiçbir Türk devleti, halkını düşman karşısında çaresiz bırakmamıştır.”
Böylece Hava Kuvvetleri derhal Kıbrıs üzerinde uyarı uçuşlarına başladı. TBMM’den Kıbrıs’a müdahale yetkisi alındı. Ancak eksikler büyüktü. Hemen harekete geçildi:
Örtülü ödeneğin büyük kısmı kullanılarak İtalya’dan 3.000 paraşüt satın alındı.
ABD’den iki tank çıkarma gemisi tedarik edildi. Bunlardan TCG Ertuğrul, 1973’te geldi ve harekâta katıldı. ABD’nin geciktirdiği diğer gemi, TCG Serdar, ancak 1975’te teslim edildi.
Tersanelerde tank ve mekanize birlik çıkarma araçları yapılmaya başlandı. Motor ihtiyacı, mevcut yedek tank motorlarıyla karşılandı.
Amfibi Deniz Piyade Taburu, İskenderun’da kuruldu. Subay ve astsubaylar eğitim için ABD’ye gönderildi.

SAT ve SAS birlikleri yetiştirilmeye başlandı.
Hava Kuvvetlerinin keşif ve gözetleme olanakları artırıldı.

Kıbrıs, adeta “BBG evi”ne dönmüştü.
İşte değerli okuyucular; rahmetli Bülent Ecevit, bu hazırlıkların sağladığı imkânlarla, dönemin uluslararası konjonktürünü iyi okuyarak, cesur bir diplomasiyle tam zamanında harekete geçti. TBMM’nin 1967’de hükümete verdiği yetkiyi kullanarak Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başarıyla gerçekleştirdi.
Birbirine taban tabana zıt iki lider —Demirel ve Ecevit— söz konusu vatan olunca görevlerini layıkıyla yerine getirdiler. Bugün de Mavi Vatan konusunda görmek istediğimiz duruş budur. Çünkü ulusal davalar yüz yıllar boyu sürer. Hükümetler gelir geçer; fakat ulusal davalar, becerikli devlet adamlarını bekler. Aynı, bir vapurla Anadolu’ya çıkan Gazi Mustafa Kemal gibi.

TCG Anadolu Tartışması
Şimdi gelelim halkımızın büyük kesimini heyecanlandıran ve “uçak gemisi” olarak tanıtılan TCG Anadolu meselesine.
Öncelikle net söyleyelim: TCG Anadolu (L-400) bir uçak gemisi değildir. Daha doğru bir tanımla, bu gemiye “amfibi hücum gemisi” diyebiliriz. NATO sınıflamasında LHD (Landing Helicopter Dock) olarak geçen, yani helikopter taşıyabilen, içindeki çıkarma araçlarını sahile gönderebilen bir platformdur.
Bu projeye değinirken şunu unutmamalıyız: 1990’lı yılların ikinci yarısında, Türk Deniz Kuvvetleri personel ve teçhizat açısından Cumhuriyet tarihinin zirvesindeydi. Kıbrıs Harekâtı’nın dersleri, Ege’deki Yunan iddiaları ve tarihsel tecrübeler ışığında, geleceğin ihtiyaçlarını öngörerek Amfibi Komuta Kontrol Gemisi projesi başlatıldı.
Amfibi harekât, kara, deniz ve hava unsurlarının eşgüdüm içinde tek komuta altında yürütülmesini gerektiren son derece karmaşık bir harekât türüdür. Bu nedenle kullanılacak geminin: güçlü bir komuta-kontrol altyapısına, kendi savunma sistemlerine, çok sayıda personel için konaklama imkânına sahip olması gerekir.
TCG Anadolu’nun Önemi
Her şeyden önce TCG Anadolu’nun bu kadar tartışılması ve kamuoyuna mal olması, Türk denizciliği açısından çok kıymetlidir. Benim gördüğüm dört önemli nokta var:
1. Gemi inşa yeteneğimizin geldiği nokta gurur vericidir. Özellikle TCG Anadolu projesinin Başmühendisi olan sınıf arkadaşım Selim Bulganoğlu’nun başarısı övünç kaynağıdır.
2. Bu gemi, abartılsa da Türk denizcilik tarihinde bir dönüm noktasıdır.
3. Her ne kadar İspanyol Juan Carlos-1 gemisinin bir kopyası olsa da önemli değildir; çünkü bu ülkenin tersanelerinde, bu ülkenin mühendisleri ve emekçileri tarafından inşa edilen en büyük ve en sofistike gemidir.
4. Türkiye, bu proje sayesinde kazandığı deneyimle daha büyük ufuklara bakabilecektir.
Bir sonraki yazımızda şu soruya cevap arayacağız:
Türkiye’nin gerçekten bir uçak gemisine ihtiyacı var mı?
Son sözümüz yine Atamızdan olsun:
“Sınırlarının mühim ve büyük kısımları deniz olan Türk devletinin donanması da mühim ve büyük olmak gerektir. O zaman Türk Cumhuriyeti daha müsterih ve emin olacaktır.”
Saygıyla.
















































