Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

SİLİVRİ’DEKİ DOSYA İLE KUŞADASI’NDAKİ ÇADIR ARASINDA

Siyaset biliminde “meşruiyet” kavramı, yalnızca seçim kazanmakla açıklanmaz.

Demokratik sistemlerde meşruiyet; seçim sandığından çıkan irade kadar, hukukun üstünlüğüne gösterilen saygıyla da ölçülür.
Bugün Kuşadası’nda tam da bu sınav verilmektedir.
Bir tarafta Silivri Cezaevi’nde bulunan Belediye Başkanı Ömer Günel hakkında devam eden rüşvet ve irtikap soruşturması…
Diğer tarafta ise kent merkezinde kurulan destek çadırları ve kamuoyuna verilen siyasi mesajlar…
Oysa hukuk devletlerinde esas olan sokakta oluşturulan algı değil, mahkeme dosyasındaki delillerdir.
Ömer Günel üçüncü kez hakim karşısına çıktı.
Ve mahkeme üçüncü kez tutukluluğun devamına karar verdi.
Bu kararın hukuki anlamı üzerinde durmak gerekir.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca tutuklama tedbirinin uygulanabilmesi için “kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut deliller” bulunmalıdır.
Yine aynı kanun gereğince tutukluluk incelemelerinde mahkeme, bu şartların devam edip etmediğini değerlendirmek zorundadır.
Dolayısıyla üçüncü kez verilen tutukluluğun devamı kararı, mahkemenin dosyada bulunan delilleri yetersiz görmediğini; aksine soruşturmanın geldiği aşamada kuvvetli suç şüphesini ortadan kaldıracak bir durum oluşmadığı kanaatini koruduğunu göstermektedir.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Eğer dosya kamuoyuna anlatıldığı kadar boş ise, eğer iddialar siyasi söylemlerde ifade edildiği kadar temelsiz ise, eğer ortada ciddi bir delil zemini bulunmuyorsa, mahkeme neden üçüncü kez aynı yönde karar vermektedir?
Elbette nihai hüküm verilmiş değildir.
Masumiyet karinesi anayasal bir ilkedir.
Hiç kimse mahkeme kararı olmaksızın suçlu ilan edilemez.
Ancak aynı şekilde hiç kimse mahkeme süreci devam ederken peşinen masum da ilan edilemez.
Ne yazık ki Kuşadası’nda yapılan tam olarak budur.
Destek çadırlarında yürütülen kampanya, hukuki sürecin önüne geçirilmek istenen bir siyasal meşruiyet üretme çabası görünümündedir.
Bu durum yalnızca yerel siyasetin değil, Türkiye’deki siyasal kültürün de önemli bir sorunudur.
Çünkü bizde siyasetçiler çoğu zaman seçilmiş olmalarını, hukuki denetimden muafiyet olarak algılayan bir anlayışın koruması altına girebilmektedir.
Oysa demokratik rejimlerde seçilmiş olmak hesap vermemek anlamına gelmez.
Tam tersine daha fazla hesap verebilirlik anlamına gelir.
Çünkü kullanılan yetki bireysel değil kamusaldır.
Kullanılan kaynak kişisel değil halkındır.
Rüşvet ve irtikap suçlamalarının kamu vicdanında yarattığı hassasiyet de tam burada ortaya çıkmaktadır.
Türk Ceza Kanunu’nda irtikap, kamu görevinin sağladığı nüfuzun kötüye kullanılması olarak tanımlanmaktadır.
Rüşvet ise kamu yönetiminin tarafsızlığına ve dürüstlüğüne yönelik en ağır saldırılardan biridir.
Bu nedenle hukuk sistemleri bu suçlara ilişkin iddiaları sıradan suç isnatları olarak değerlendirmez.
Kuşadası halkının da meseleyi siyasi aidiyetler üzerinden değil, kamu yönetiminin temizliği ve hesap verebilirliği açısından değerlendirmesi gerekir.
Bugün yapılması gereken şey bir şahsı kutsamak değildir.
Bir siyasi figürü dokunulmaz hale getirmek değildir.
Mahkemelerin yerine geçerek beraat kararı dağıtmak hiç değildir.
Yapılması gereken şey hukukun işlemesine izin vermektir.
Gerçekten demokrasiye inananlar için savunulması gereken kişi değil ilkedir.
Çünkü hukuk, dostlar için ayrı; rakipler için ayrı uygulanmaya başladığında ortada artık hukuk devleti kalmaz.
Bugün Silivri’de görülen dava yalnızca bir belediye başkanının yargılanması değildir.
Bu dava aynı zamanda Türkiye’de yerel yönetimlerin hesap verebilirliği, kamu gücünün denetlenebilirliği ve siyasal etik anlayışının da sınandığı bir süreçtir.
Bu nedenle Kuşadası’nın ihtiyacı destek çadırları değildir.
Kuşadası’nın ihtiyacı gerçeğin bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmasıdır.
Ve unutulmamalıdır ki;
Mahkemeler delillerle karar verir.
Meydanlar ise duygularla.
Demokratik hukuk devletlerinde belirleyici olan meydanların alkışı değil, mahkemelerin hükmüdür.
Ergun Ok