Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

MAYMUN ÖĞRETMEN (İKİ)

MELAHAT ERTEN TEKEŞİN

“Maymun öğretmen” olarak çocuklara çok iyi gelmiştim. Artık çocuklarım kurallarımı daha çabuk benimsemeye başlamışlardı.

Her birinci sınıfı okutan öğretmen, çocuklar okuma- yazmaya geçinceye kadar şöyle düşünür:

“Ya çocuklarımı okur – yazar yapamazsam!..”

Ben de aynı duyguları yaşamış ve uzun uğraşlar sonucunda, ikinci sınıfa geçmişlerdi. İkinci sınıfı da birlikte geçirdik. Artık üçüncü sınıf olmuştuk.

O yaz, eşimin yeni görevi nedeniyle Trabzon iline tayini çıkmıştı.  Benim de eş durumundan tayinim olmuş, Trabzon Akçaabat Yaylacık İlkokulu’nda göreve başlamıştım.Yıl ortasında, yeni öğrencilerim salgın hastalık nedeniyle aşı olduklarından, iki günlük ‘aşı tatili’ verilmişti. Cumartesi Pazar zaten tatil. Fırsattan yararlanarak aile büyüklerimizi ziyaret etmek için yola çıktık.

Eski okulum yani “Maymun Öğretmen” olarak çalıştığım okulum, tam yol güzergahımız üzerindeydi.

Tam da eski okulumun önünden geçerken çocuklar ikinci, yirmi dakikalık uzun teneffüslerine çıkmışlardı. Okulun bahçesi,cıvıl cıvıl öğrenci kaynıyor, bahçede koşuşuyorlardı.

“A!.. Öğrencilerim!..” dedim.

Eşime rica ettim okuluma uğramak istediğimi, öğrencilerimi ve arkadaşlarımı görmek istediğimi bildirdim. Eşim, arabayı uygun bir yere park etti.

“Ben seni arabada beklerim.” dedi.

Okula doğru koşmaya başladım. Öğrencilerim hemen beni fark ettiler. Etrafıma doluştular, kucaklaştık, koklaştık, hasret giderdik.

Çocukların sınıfa girme zili çaldı, çocuklar ayrılmak istemediler. Biraz ikna çalışmalarım sonucunda sınıflarına gönderdim.

Ben de ikinci “öğretmenler zili” çalıncaya kadar fırsat bilerek Öğretmenler Odası’na gittim. Müdürüm de oraya geldi, kısa muhabbet sonucundan sonra “öğretmenler zili” çaldı ve öğretmenler de sınıflarına gittiler.

Müdürüm rica etti “Bir çay ikramım da benim odamda olsun,” deyince “müdür” odasına geçtik.

Kısa bir sohbet de müdürümle yaptık. Eşimin arabada beklediğini, fazla oturamayacağımı bildirerek vedalaştık. Müdürüm beni, kapıya kadar geçirdi. Ben tek başıma koridoru geçtim, okul bahçesine çıktım.

Bahçede öğrenciden eser yoktu, çünkü öğrenciler, öğretmenleriyle sınıflarında ders yapıyorlardı.

Birdenbire merdiven altından önüme bir şey fırladı!..

 Müthiş irkildim, baktım ki Ahmet!..

Hani birinci sınıfıma öğrenci kaydı yapılırken, okul müdürüm sınıfıma, “Çocuk Yuvası”ndan üç çocuk vermişti ya. Ahmet, Çayhan ve Servet. Ahmet onlardan biri.

“Ahmet!.. Sen sınıfına girmedin mi?” dedim.

Kollarını açarak yanıma geldi. Belime kollarını dolamaya çalıştı. Kollarını belime dolayamadı. Gömleğimin bir ucunu aceleyle bileğine doladı. Diğer eliyle de belimdeki kemeri yakaladı. Beni sabitledi, yüzünü her tarafıma sürtmeye başladı. Öpüyor mu, kokluyor mu?

Ya Rabb!.. Bendeki nasıl bir çaresizlik!.. Nasıl bir imtihan böyle!…

Ne yapmalıyım?

Ne söylemeliyim?

Sihirli bir olayın içine girdim sanki, ama saniyeler içinde toparladım. Sapsarı, kısacık kesilmiş, diken diken saçlarını okşamaya başladım. Saçlarını okşadıkça, daha çok sarılıyor, sessizliğiyle yüreğimin içine romanlar yazıp döktürüyor. Kucaklayıp merdiven başına götürdüm. Ses tonumun titreşimini engelleyerek ikna çalışmalarına başladım.

Ne söylesem nafile, daha sıkı tutunmaya çalışıyor.

Eşim de arabanın içinde, olaylardan habersiz. Ha bire, aracın sinyallerini yakıp söndürüyor. Adeta, okulun bahçesi sinyal görüntüsünden  aydınlanıyor.

“Hadi gel artık!… Bu kadar da bekletilmez ki!..” demek istiyor.

Eşim sinyal yakmada, ben Ahmet’e ikna çalışmalarımda!..

Son olarak, yüzünden gözünden, yanaklarından öptüm. Kemerimi tutan elini açarak, cüzdanımdan, o günün koşullarına göre hayli yüksek bir meblağ eline tutuşturdum.

“Bunlarla, ne istersen onu alabilirsin Ahmet.” dedim.

Ahmet, avucunun içindeki paranın tümünü fırlattı. Bedenimden kollarını çekti, vücudunu yün yumağı haline getirdi, kollarını başının üzerine doladı. Çaresiz bakışlarla, adeta bana şunları söyledi:

“Yapamadın “Maymun Öğretmen!..

Annem de senin yaptığını yapmıştı. Cami avlusuna bırakırken, battaniyemin altına harçlık bırakmıştı!.. Senin, annemden ne farkın var!.. Annem, cami avlusuna bırakmıştı, sen de beni okulun merdiveninde bırakıyorsun!..

Ahmet’in bakışındaki, “Ne olur beni bırakma Maymun Öğretmenim!..” ifadesini, hangi sözcüklerle ifade edebilirim ki!..

Maymun Öğretmen, çaresiz!..

Maymun Öğretmen’in sihirli değneği yok!..

Olan olmuştu Ahmet’i oracıkta çaresizlik içinde bırakmak zorunda kalmıştım.

Cami avlusuna bebesini bırakan annenin ruh hali durumundayım. Yavrusunu bırakmış, bir de yavrusunu sardığı battaniyenin altına harçlık bırakmış gibiyim!..

Eşimin arabasına doğru yürüdüm. Beden dilim, bana soru sorulamayacağı sinyalini veriyordu. Eşim de yüzümün halinden, soru sorulamayacağını anladı.

“Özür dilerim, uzaktan ne olduğunu pek anlayamadım. Belli ki bir şeyler olmuş.” dedi.

Sesim, içime kaçmıştı.

Kime ne anlatabilirdim ki!.. Anlatsam da kim o anki duygularımı anlayabilirdi ki!.. Arabaya oturdum, başımı cama yasladım, yol boyunca, sessiz çığlıklarımla baş başa kaldım.

Şimdilerde, geçmişimde gezinirken, belleğim beni eski okuluma götürür. Ahmet hep orada, merdiven başında, çaresizce, Maymun Öğretmen’ine bakıyor, Maymun Öğretmen de Ahmet’ten çaresiz, arkasına bakmadan yürüyor!..

Saygılarımla.

Melahat Erten Tekeşin.

Önemli not: 1972- 1973 yıllarında, Rize Ellinci Yıl İlkokulu’nda ( okulun eski adı: İstiklal İlkokulu) benim öğrencilerimden, bu çocuklardan haberdar olurlarsa bana ulaşsınlar lütfen.

FOTOĞRAFLAR: Melahat hanımın albümünden alınmıştır.