Üzgün Değil, Öfkeliyiz

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti; insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Bu tanımdan yola çıkarsak, gerçekte her yönetimin bir tanımı vardır. Peki ya seninki? Yasakların arasında köşe bucak kaçıp debelenen bir düzenin tanımı nedir?
“İnsan haklarına saygı” denilen şey, daha çok iktidar yandaşlarının yaslandığı bir ayrıcalık alanına dönüşmüş durumda. Büyük ve görkemli sözlerin ardında, kibirli yöneticiler ve yandaş müteahhitlere verilen ihaleler var. Otobanlarda, AVM’lerde, lüks sitelerde, pahalı otomobillerde ve gösterişli kafelerde gördüğümüz manzara budur.
Ama bu ayrıcalıkların uğramadığı mahallelerde yoksulluk kol geziyor. İnsanlar sabahın köründen gecenin karanlığına kadar sömürülüyor. Rezil bir hayat, dünyanın en pahalı koşullarında yaşatılıyor ve bütün bunlar görmezden geliniyor.
Yoksulluk ve eğitimsizlik içinde bırakılan geniş halk kesimleri, toplumsal yaşama katılma olanaklarından mahrum edilerek derin bir çıkmaza sürükleniyor. Geleceğe dair umutları zayıflıyor; düşleri yok ediliyor, söyleyecek sözleri ise baskıyla susturuluyor.
Halk egemenliğine dayanan demokrasi, kitaplarda kalan süslü bir kavrama dönüşmüş durumda. İktidar, muhaliflerine yaşam alanı tanımıyor. Eğer iktidar karşıtıysanız nefesiniz bile denetlenirken, yandaşsanız her türlü hukuksuzluğun önü açılıyor.
Din ve devlet işlerini birbirinden ayırmayı amaçlayan laiklik ise yaklaşık çeyrek asırdır iktidarın mesafeli yaklaştığı bir ilke hâline geldi. Cemaatlerin ve tarikatların tacizlerine, istismarlarına göz yumulurken; çağdaş yaşam anlayışı hedef gösterildi, ahlaksızlıkla suçlandı.
Oysa sosyal devlet; insanlara asgari bir yaşam güvencesi sağlayan, onları toplumsal risklere karşı koruyan, eğitim, sağlık ve barınma gibi temel hakları güvence altına alan bir anlayışı ifade eder. Ancak bugün eğitimde, sağlıkta ve barınmada insanlar özel sektörün ve paranın insafına terk edilmiş durumda. Adalet ise yandaşa başka, muhalife başka işlemektedir.

Sömürü, yoksulluk, liyakatsizlik, ayrımcılık, haksızlık, hukuksuzluk ve düşmanlık; bu iktidarın kara kitabını oluşturuyor.
Herkesin bir ülkesi vardır. Ama bazen insan, yaşadığı yere yabancılaşır. Tezer Özlü’nün “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” sözü tam da bu duyguyu anlatır. Yine de burayı gerçekten bizim ülkemiz yapmak için mücadele etmekten vazgeçmemek gerekir.
Ve Ulrike Meinhof’un dediği gibi:
“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.
.
















































