Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

SENDİKAL ZENGİNLİK

Ankara’daki sendika binalarının önüne bakın… Kapılarda sıralanan Audi’ler, Mercedes’ler, BMW’ler… Makam odalarındaki gösterişi ise saymıyorum bile. Üstelik bu tablo yalnızca genel merkezlerle sınırlı değil; birçok şubede de yöneticiler lüks bir yaşam sürüyor.
İnsan ister istemez soruyor: Bu servet nasıl oluşuyor? Hak mücadelesi verdiğini söyleyen bir kişi nasıl oluyor da lüks araçlara binebiliyor, villalarda yaşayabiliyor? Dün memur maaşıyla geçinen insanlar bugün bu kadar büyük bir maddi güce nasıl ulaşıyor?
Bugün memur geçim derdiyle boğuşurken, onun hakkını savunmak için seçilenlerin konfor içinde yaşaması vicdanları rahatsız ediyor. Buna rağmen bir de çıkıp “Biz varsak umut var” demeleri, toplumun önemli bir kesiminde güven duygusunu zedeliyor.
Memurun ve işçinin ödediği aidatlarla böylesine gösterişli bir hayat sürmek, en hafif ifadeyle yanlıştır. Sendikaların üyelerine karşı şeffaf olma sorumluluğu vardır. Eğer yöneticiler kendilerini sorgulanamaz görür, hesap vermeyi gereksiz sayarsa; üyelerin de dönüp bu düzeni sorgulaması gerekir.

Asıl sorun ise daha derindedir. Bu ülkede ne memurlar ne de işçiler, sendika yönetimlerinden gerektiği gibi hesap sorabiliyor. Çünkü ortada yapısal bir problem bulunuyor. Yıllardır değişmeyen bu düzen içinde aidatlar toplanıyor, delegeler belirleniyor, seçimler belli çevrelerin kontrolünde yapılıyor ve aynı isimler koltuklarını korumayı başarıyor.
Çoğu zaman seçim dönemi geldiğinde sıradan bir sendika üyesinin delege seçiminden bile haberi olmuyor. Delegeleri kimlerin belirlediği, süreçlerin nasıl yürütüldüğü kapalı kapılar ardında şekilleniyor. Sonuçta ortaya demokratik katılım değil, bir “sendika ağalığı” düzeni çıkıyor.
Oysa işçi de memur da kendi hakkını, yetkisini ve sorumluluğunu bilse, birçok sorun kendiliğinden çözülmeye başlayacaktır. Eleştirel kültür gelişmeden, sorgulama alışkanlığı yerleşmeden hiçbir kurum sağlıklı şekilde ilerleyemez.
Sendika başkanlığının yanında müteahhitlik yapan, kişisel harcamalarını sendikaya yükleyen, üyelerinin hakkını aramak yerine kendi çıkarlarının peşine düşen kişiler mutlaka denetlenmeli ve gerektiğinde hesap vermelidir.
Yanlışa yanlış diyebilmek, haksızlığa karşı çıkabilmek en temel demokratik refleks olmalıdır. Ancak bu şekilde yöneticiler kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalır. Aksi hâlde yapılan her yanlış zamanla “doğal hak” gibi görülür ve haksız zenginleşmenin önü açılır.
Hiç kimse üyelerinin emeği üzerinden ayrıcalıklı bir hayat kurmamalıdır. Herkes görevini hakkıyla yapmalı; sendikalar mücadele ve dayanışmanın adresi olmalıdır, kişisel servet üretme alanı değil.
“Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma yönelmiş bir tehdittir.”
— Montesquieu