Haberi Dinlemek için TIKLAYINIZ...!

Siyasetin En Ağır İddiası: Devlete Karşı Suçlanan Bir Yapının Siyasetteki Gölgesi

Ergun Ok Yazdı

Bir parti iki bayramlaşma, Kılıçdaroğlu’nun iddiaları gündeme oturdu. Tedirgin olmalımıyız? Demokratik sistemlerde siyasi partiler yalnızca seçim kazanmak için kurulmuş örgütler değildir. Onlar aynı zamanda devlet yönetimine talip kurumlardır. Bu nedenle bir siyasi partinin iç yapısına ilişkin sıradan bir tartışma ile devlet güvenliğini ilgilendiren bir iddia arasında çok önemli bir fark vardır.
Türkiye’nin yakın tarihinde bu ayrımın en net örneğini FETÖ yapılanması oluşturmuştur.
Çünkü FETÖ meselesi herhangi bir cemaat, herhangi bir sivil toplum hareketi veya herhangi bir siyasi fraksiyon tartışması değildir. Türk devletinin resmi kurumları tarafından terör örgütü olarak tanımlanan, devletin yargı, emniyet, bürokrasi ve silahlı kuvvetler başta olmak üzere stratejik kurumlarına sızdığı tespit edilen ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin faili olarak kabul edilen bir yapılanmadan söz ediyoruz.
Bu nedenle bir siyasetçinin “partimizin içine FETÖ ajanları sızdı” demesi ile “partimizde yanlış yapan insanlar vardı” demesi arasında hem hukuki hem de siyasal açıdan çok büyük bir fark vardır.
Birinci ifade, doğrudan milli güvenlik alanına girer.
İkinci ifade ise siyasi eleştiri kapsamında değerlendirilir.
Bugün tartışılması gereken konu tam da budur.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin uzun yıllar genel başkanlığını yapmış bir siyasetçinin, geçmiş döneme ilişkin olarak parti içine FETÖ bağlantılı unsurların sızdığını ifade etmesi, basit bir siyasi polemik olarak değerlendirilemez.
Çünkü burada ortaya çıkan soru şudur:
Eğer böyle bir sızma gerçekleşmişse, bunun boyutu nedir?
Bu kişiler kimlerdir?
Hangi görevlerde bulunmuşlardır?
Parti politikalarının oluşumunda etkili olmuşlar mıdır?
Belediyelerde, il ve ilçe örgütlerinde veya merkez yönetiminde görev üstlenmişler midir?
Demokratik hukuk devletlerinde bu tür soruların cevabı dedikoduyla değil, kurumsal mekanizmalarla verilir.
Hukukun temel ilkelerinden biri suçun şahsiliğidir.
Bir başka temel ilke ise masumiyet karinesidir.
Dolayısıyla ortada isim verilmeden yapılan suçlamalar bulunduğunda toplumun karşısına iki ihtimal çıkar.
Birinci ihtimal; ortada gerçekten ciddi bilgiler ve bulgular vardır.
İkinci ihtimal ise siyasi mücadele dili, hukuki gerçekliğin önüne geçmiştir.
Her iki durumda da kamuoyunun açıklama bekleme hakkı doğar.
Çünkü demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir.
Demokrasinin en önemli unsurlarından biri hesap verebilirliktir.
Hesap verebilirlik ise yalnızca iktidar partileri için değil, iktidara talip olan bütün siyasi hareketler için geçerlidir.
Bugün Türkiye’de sıkça kullanılan bir kavram vardır:
Şeffaflık.

Ancak şeffaflık yalnızca rakip siyasi aktörlerden talep edildiğinde anlamlı değildir.
Asıl değerini kişinin kendi kurumuna yönelttiği sorgulamada gösterir.
Eğer bir siyasi partinin geçmişinde devlet güvenliğini tehdit eden bir yapının etkisine ilişkin kuşkular varsa, bu durumun açıklığa kavuşturulması öncelikle o siyasi partinin sorumluluğudur.
Burada dikkat edilmesi gereken ikinci konu ise yolsuzluk iddialarıdır.
Siyaset biliminde kamu kaynaklarının kötüye kullanılması yalnızca ekonomik bir sorun olarak görülmez.
Bu durum aynı zamanda siyasal meşruiyet krizidir.
Çünkü devlet bütçesi herhangi bir siyasi partinin malı değildir.
Belediyelerin kaynakları herhangi bir grubun tasarruf alanı değildir.
O kaynaklar toplumun ortak emeğinin ürünüdür.
Bu nedenle “yetim hakkı”, siyasal literatürde yalnızca ahlaki bir ifade değil, kamu vicdanını temsil eden güçlü bir metafordur.
Eğer bir siyasetçi kamu kaynaklarının kötüye kullanıldığını iddia ediyorsa, bunun doğal sonucu denetim mekanizmalarının harekete geçirilmesidir.
Demokratik sistemlerde iddia ile ispat arasındaki köprü hukuk tarafından kurulur.
Aksi halde toplumun önüne çıkan şey hakikat değil, belirsizlik olur.
Belirsizlik ise demokratik kurumları güçlendirmez; tam tersine toplumsal güveni aşındırır.
Bugün üzerinde durulması gereken asıl mesele de budur.
Türkiye’nin hangi siyasi görüşten olursa olsun bütün vatandaşları şu soruyu sormaktadır:
Bu iddialar neye dayanmaktadır?
Eğer ortada ciddi bilgiler varsa neden açıklanmamaktadır?
Eğer açıklanamayacak durumdaysa neden bu kadar ağır ithamlar kullanılmaktadır?
Çünkü siyaset, sorumluluk sanatıdır.
Devlet yönetimine talip olanların kullandıkları her kavramın toplumsal bir karşılığı vardır.
Özellikle terör örgütleriyle ilişkilendirilen suçlamalar, günlük siyasi tartışmaların malzemesi haline getirilemez.
Bu tür ifadeler ya hukuki süreçlerle desteklenmeli ya da siyasi tarihin sert eleştirileri arasında yerini almalıdır.
Sonuç olarak mesele CHP’nin iç meselesi olmaktan çıkmıştır.
Mesele, Türk demokrasisinde siyasal sorumluluğun sınırlarıdır.
Mesele, kamuoyuna yöneltilen ağır ithamların hangi ölçüde açıklanacağıdır.
Mesele, siyasi etik ile siyasi rekabet arasındaki çizginin nerede başladığıdır.
Çünkü demokrasilerde güven, sandıkta kazanılır; ancak şeffaflıkla korunur.
Şeffaflığın olmadığı yerde ise yalnızca kuşku büyür.
Kuşkunun büyüdüğü yerde ise ne siyaset kurumu güçlenebilir ne de toplumun devlete olan güveni sağlam kalabilir.